admin

Nevşehir Derin kuyu yeraltı şehri resimleri; yeraltı kilisesi ve tünelden çıkış videosu

Kapadokya ;Güzel atlar ülkesi

Kapadokya’da yumuşak tüf kayalara oyularak yapılmış çok sayıda yeraltı şehri bulunuyor. Bunların başlıcaları Kaymaklı, Derinkuyu, özkonak , Mucur, örentepe, Gümüşkent, Tatlarin, Ovaören ve Gökçetoprak’ta yer alıyor. Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirleri en büyükleri.

Nevşehir’in 21 km. batısındaki Kaymaklı yeraltı şehri ile ondan 9 km. sonraki Derinkuyu yeraltı şehrini gezmek için girişten itibaren var olan yön levhalarını izliyorsunuz. Şehrin giriş katında hayvanların bağlandığı yerler bulunuyor. Sonra da yiyeceklerin depolandığı bir başka bölüme geçiliyor. Yeraltı şehrinin her bir bölümü diğerine dar tünellerle bağlanıyor. Ve her giriş değirmentaşı biçimindeki hareketli kaya kapılarla kapatılabiliyor, bu şekilde düşman saldırılarından korunuluyor. Yeraltı şehrinin şarap yapımında kullanılan odaları da var. Şehir toplam 40 metre derinlikte 8 kattan oluşuyor. Şehrin mükemmel bir doğal havalandırma sistemi var. Ortak mutfağı ikinci katta. Gerek Kaymaklı’daki, gerekse Derinkuyu’daki yeraltı şehirlerinin tüm katları henüz ziyarete açık değil. Kaymaklı’nın 20 metre derinlikteki 4. katına, Derinkuyu’da ise 55 metre derinlikteki 8. katına inilebiliyor. Derinkuyu’nun toplam alanı 4.5 kilometrekare. Yaklaşık 20.000 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Kaymaklı ise Derinkuyu’nun aşağı yukarı yarısı kadar.

Yeraltı şehirlerinin yapımına hangi dönemde başlandığı kesin olarak bilinmiyor. Şehirlerin Hitit döneminde var olduğuna, Hristiyanlık döneminde de genişletildiği ve özellikle Arap akınlarına karşı korunmak amacıyla kullanıldığına ilişkin bilgiler var. Şehirlerin yiyecek depolamak amacıyla da kullanıldığı anlaşılıyor.

Ayrıca akılalmaz doğal havalandırma sisteminden dolayı uzaylılar tarafından yapılmış olabileceğini iddia edenler bile var.

Derinkuyu Yeraltı Şehri
Nevşehir- Niğde karayolu üzerinde ve Nevşehir’e 30 km.  uzaklıkta  bulunan  Derinkuyu ilçesindedir.  Kaymaklı yeraltı şehrinde olduğu gibi burada da  büyük bir topluluğu içinde barındıracak ve ihtiyaçlarını karşılayacak mekânlar vardır. Bu yeraltı şehri 8 katlıdır. Kaymaklı yeraltı şehrinden farklı olarak  burada misyonerler okulu, günah çıkartma yeri, vaftiz havuzu ve ziyaretçilerin ilgisini çeken kuyu mevcuttur.

Yeraltı şehirleri sadece Kappadokia bölgesinin jeolojik oluşumlarına özgü yapılar olup diğer bölgelerde bu tür örneklere rastlanmamaktadır

Nevşehir Derin kuyu Yer altı şehri tünelden çıkış videosu

Posted by İbrahim Gözel on 29 Ekim 2015 Perşembe

özkonak Yeraltı Şehri
Avanos’a 14 km. uzaklıktaki özkonak kasabasında bulunan yeraltı şehri, İdiş Dağı’nın kuzey yamaçlarında volkanik, granit bünyeli tüf tabakalarının oldukça kalın olduğu bir yerde yapılmıştır. Yeraltı şehri henüz tam olarak temizlenmemiş olup temizlendiği kadarıyla ziyarete açılmıştır.

Kaymaklı Yeraltı Şehri
Nevşehir’e 20 km. mesafede bulunan Kaymaklı kasabasındadır. 8 katlı olup ilk katı erken dönem tarihlenmektedir. Roma ve Bizans dönemlerinde de diğer alanların oyularak genişletilmesi suretiyle yeraltı şehri haline dönüştürülmüştür. Bugün 4 katı ziyarete açıktır.

Tüf kayalara oyulmuş bu yeraltı şehri, bir kitlenin geçici olarak yaşayabilmesi için gerekli barınma şartlarına haizdir. Dar koridorlarla birbirlerine bağlanan oda ve salonlar, şarap depoları, su mahzenleri, mutfak ve erzak depoları, havalandırma bacaları, su kuyuları, kilise ve dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeyi önlemek için kapıyı içten kapatan büyük sürgü taşları vardır.

Mazı Yeraltı Şehri
Antik adı “Mataza” olan Mazı köyü, ürgüp’ün 18 km. güneyinde, Kaymaklı yeraltı şehrinin ise 10 km. doğusundadır.

Değişik yerlerde 4 girişi tespit edilebilmiştir; asıl girişi düzensiz taşlarla örülmüş koridor sağlamaktadır. Kısa koridordaki iri sürgü taşı, yeraltı şehrinin giriş çıkışını kontrol altına almaktadır. İç kısımdaki küçük oda, sürgü taşının rahat bir şekilde hareket etmesi için yapılmıştır. Yeraltı yerleşiminin geniş alanlarına yayılan ahırlar, diğerlerinden farksızdır. Ahırlardan kısa bir koridor vasıtasıyla yeraltı şehrinin kilisesine ulaşılmaktadır. Bu mekânın girişi sürgü taşı ile kapatılabilmektedir. Kilise apsisi, köşeye oyulmuştur ve cephesi kabartmalarla süslüdür.

özlüce Yeraltı Şehri
Eski adı “Zile” olan özlüce köyü merkezindeki yeraltı şehri, Nevşehir- Derinkuyu karayolu üzerindeki Kaymaklı kasabasının 6 km. batısındadır.

Girişte bazalttan yapılmış, birbirine geçmeli iki kemerli mekân bulunmaktadır. Daha sonra yine moloz taşlarla örülü 15 m. uzunluğunda bir geçit vasıtasıyla asıl tüf kayaya ulaşılmaktadır. Yeraltı şehrine girişi sağlayan taştan yapılmış mekânlar, asıl yeraltı şehrini oluşturan kaya oyma mekânlara nazaran daha yenidir. Bu koridorun bitiminde 1.75 m. çapında sert granit taştan yapılmış sürgü taşı bulunmaktadır.

Girişteki ana mekân, yeraltı yerleşiminin en geniş alanı olup iki bölümden ibarettir. Büyük mekânın sağında erzak depoları, solunda ise oturma odaları bulunmaktadır. Oldukça uzun olan galerilerin kenarlarında hücre tipi odalar, tabanlarda ise tuzaklar yer alır. Henüz ziyarete açılmamıştır.

Tatlarin Yeraltı Şehri
1991 yılında ziyarete açılan yeraltı şehri ise, mekânlarının büyüklüğü, erzak depolarının sayısının ve kiliselerin çokluğu nedeniyle askeri garnizon ya da manastır kompleksini akla getirir. Yeraltı şehri oldukça geniş alanlara yayılmış, ancak küçük bir kısmı temizlenebilmiştir. Halen iki katı gezilebilen yeraltı şehrinin en önemli özelliği diğer yeraltı şehirlerinde pek bulunamayan tuvalete sahip olmasıdır.

Ankara 10..10.. &15 Karalandı (kana boyandı)

                   İlk gün 30 ölü ikinci gün 95 ölü gün be gün ölümler artarken üçüncü günde hala ölenlerin sayısında çelişkiler devam ediyor. Demirtaş a göre 128 ölü; kanlı pazar türküsünü söylerken kanlı cumartesini yaşayan barış için halay çekenlerin kameralar karşısında canların ölümü.

                     Hemen hepsi polisin, toplantı yürüyüşü yapanları birbirlerine karşı gardını almışken patlamanın olması; meydanda ölü ve yaralı varken hala toplantı yapanları  öcü olarak gören polisin galeyana gelenleri gaz ve fişek atması olayın hala farkındalığını anlayamayan devlet ancak patlamanın büyüklüğü karşısında (tüm dünyada yankısı ) karşı bir gücün hemde başkentin göbeğinde olması infialin büyüklüğünü ortaya serdi. Ve Devlet ölenleri sahiplenirken üç günlük yas ilen etti.

                     Tüm bu o anlar yaşanırken iktidardaki geçici hükümet partisi yıllardır yaşadığı terörün yönü değişmiş kendisine yönelmeyen terörün kendi hakim olduğu alanda burnunun dibinde kendisine de uyarı niteliği taşıyan bu terör tüm toplumda ve dünya da yankı uyandırdı. Düşman büyük ve gizli bir güç (tüm dünyayı hedef alan) ülkenin her yanına sızmış (Adıyaman)bağlaşıklık yaşanmış ama bu ortak düşman (muhalif) üzerinde sol ve radikal, kürt radikal grupları hedef alınmıştı.

Hükümet 13 yıllık iktidarına 2001  Türkiyenin ekonomik krizinde çözüm üreten diri bir kadro olarak iktidara geldi. Eski köhnemiş it dalaşı içindeki Anap ve Adalet partisi uzantıları iktidardan uzaklaşıp tarihin parti çöplüğüne giderken Ak parti güçlü bir kadro farklı bir lider kadrosu ile krizi iyi çözümleyerek tek başına hükümet kurdu. Ayakta kalan partiler zaten uzun süredir iktidar olamamış bu nedenle muhalefette kalarak iktidar tarafında fazla eskitilmemiş Chp  ve Mhp   muhalefette kendilerine tekrar yer bulabildiler. Yeni hükümet sistem ile mücadeleye başladı. Kafalarındaki iktidar hayali ile  70 yıldır TC de ezilme ve kendilerine zulüm yapıldığı edebiyatı ile kamuoyu oluşturuldu. Başörtüsüne özgürlük gazetelere manipüle etme ve ele geçirme yandaş medyaya kurma mücadelesine başlandı. Üniversiteler, Asker ve Yargı ile basınla bilek güreşi ile geçen süreç  ve iktidarını pekiştirme ile ve kamu kurumları  yargı ile mücadele içinde 5 yıl geçti.

Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye resimleri ve İstanbul manzaraları

Sultan Ahmet Camii

Sultan Ahmet Camii, 1609-1616 yılları arasında Osmanlı Padişahı I. Ahmed tarafından İstanbul’daki tarihî yarımadada, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya yaptırılmıştır.[1] Cami mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi de yine mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için Avrupalılarca “Mavi camii (Blue Mosque)” olarak adlandırılır. Ayasofya’nın 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul’un ana camii konumuna ulaşmıştır.
Aslında Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır.
Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate sayan en önemli yanı, 20.000’i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir.[2] Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımıştır. Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 200’den fazla renkli cam ile aydınlatılmıştır.[3] Yazıları Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubarî tarafından yazılmıştır. Çevresindeki yapılarla birlikte bir külliye oluşturur ve Sultanahmet, Türkiye’nin altı minareli ilk camiidir.

AYASOFYA

Ayasofya (Yunanca: Aγία Σοφία, tam adı: Ναός τῆς Ἁγίας τοῦ Θεοῦ Σοφίας, Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia[2]), İstanbul’da tarihî bir müze. Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından, MS 532 – 537 yılları arasında İstanbul’un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup, 1453 yılında İstanbul’un Osmanlı tarafından alınmasından sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür. 1935 yılından beri ise müze olarak hizmet vermektedir.[3][4] Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.
 

Toroslar Cocak deresi, Yörük yaylaları ve zirveden iniş manzaraları

Cocak deresini seyrettik ve oradan  arkadaşımızın öz dayısı Yörük çadırını ziyaret ettik. dönüş yolculuğunda  kocaman bir leylek sürüsü  gördük. Adeta Torosların zirvesindeki gölet in kıyısında onbin lerce leylek kışa hazırlık için  toplanmış nüfus sayımı yapar gibi konaklamışlardı.

Yakından çekim yapmamıza izin vermediler, yine de sizler için bir kaç kare yakaladık. (Dün Torosların zirvesinde leylekler resimlerini yayınladık) Ama sürünün seyrine doyum olmuyordu , birde bunun geri dönüşü vardı. Küçük sellerin yardığı yollardan nasıl geri döneceğimizi düşünerek hava kararmadan fazla leylekleri ürkütmeden yola devam ettik. Yol hemen düzlenmişti. (Toroslardan maden ocaklarına taşınan cevherler için herhalde) ve geri dönüşümüze yaşlı katran  ağacı ziyaret etmeden geçmedik tabii bu arada katran ağacı (çam) kozalağından kozanlı arkadaşımızın ağaca tırmanarak ince kıvrımlı kozalakları toplayıp onları kuşlara çevirmek için topladık  Tabi Dümbelek boğazının loş ışıktaki akşam görüntüleri sizler  için derledik iyi seyirler

Torosların zirvesinde leylek topluluğu göç yollarında (Leyleklerin (toplanma yeri) büyük göçü)

Leylek (Ciconia ciconia), leylekgiller (Ciconiidae) familyasından büyük ve uzun bacaklı bir kuş türü. Siyah kanat uçuş tüylerinin dışında tamamen beyazdır, gagası ve bacakları erişkinlerde kırmızı, yavrularda ise siyahtır. Büyük bir kuş olup 100–115 cm uzunluğunda, 2,3 ila 4,5 kg ağırlığındadır, kanat açıklığı ise 155–215 cm’dir. Cüssesi biraz farklı olan iki alt türü ise Avrupa’da (kuzeyde Finlandiya’ya kadar), kuzeybatı Afrika’da ve güneybatı Asya’da (doğuda Kazakistan’ın güneyine kadar) bulunur. Leylekler uzun mesafelere göç ederler. Çoğunlukla tropikal Sahraaltı Afrika’dan Güney Afrika’nın güneyine ve hatta Hindistan alt kıtasının güneyine kadar olan bölgede kışı geçirirler. Avrupa’dan Afrika’ya göç ederken Akdeniz üzerinden değil, doğuda Levant üzerinden, batıda da Cebelitarık Boğazı’ndan geçerler. Bunun nedeni uçmak için gereksinim duydukları hava termallerinin deniz üzerinde oluşmamasıdır. Yerde yürürken durmadan, yavaşça hareket ederler. Leylekgiller ailesinin diğer üyeleri gibi boynu tamamen gerilmiş şekilde uçarlar.
Etçil olan leylek, böcekler, balık, amfibiler, sürüngenler, küçük memeliler ve küçük kuşlar gibi çok geniş bir yelpazede beslenir. Besinlerinin çoğunu yerden, kısa bitki örtüsü içinden ve sığ sulardan toplar. Tek eşli olarak ürerler ancak yaşam boyunca sürecek bir çift bağı kurmazlar. Hem erkeği hem de dişisi, çubuklardan oluşan ve birkaç yıl kullanılabilen büyük bir yuva yapar. Dişi leylek her yıl bir kereliğine olmak üzere dört yumurta yumurtlar ve yavrular 33-34 gün sonra aynı anda olmamak üzere yumurtadan çıkar. Çifti oluşturan kuşların ikisi de kuluçkaya yatar ve birlikte yavruları beslerler. Yavrular yumurtadan çıktıktan 58-64 gün sonra yuvadan ayrılır ve 7 ila 20 gün daha ebeveynler tarafından beslenir.

Leylek, Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından asgari endişe altındaki türler arasında sınıflandırılmıştır. Orta Çağ boyunca ormanların azalması leyleklerin yararına olmuştur ancak tarım pratiklerinin değişmesi ve sanayileşme 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında Avrupa’nın bazı bölgelerinde popülasyonlarının azalmasına hatta yok olmasına neden olmuştur. Avrupa çapındaki koruma programlarının sonucunda leyleklerin tekrar Hollanda, Belçika, İsviçre ve İsveç’te üremeleri sağlanmıştır. Doğal düşmanlarının sayısı azdır ancak çeşitli parazitler taşıyabilir. Dikkat çekici bir tür olan leylek tarih boyunca bulunduğu bölgelerde çeşitli söylencelere konu olmuştur. Bunların en bilineni, bebeklerin leylekler tarafından getirildiği söylencesidir.

Yaşar Nuri Öztürk’ün facebook yazıları

Farkında mısınız?

Kur’an’da olmayanlar:

Başörtüsü, türban, çarşaf, peçe
kadına dayak
kadın haklarının kısıtlanması
kadınların çalıştırılmaması, yöneticilik yapamaması
bir erkek şahit eşittir iki kadın şahitin günümüzde geçerli olması
haremlik, selamlık
hadisler, dinin hadislere dayandırılması
mezhepler, tarikatlar
halifelik, şeyhülislamlık, dini liderlik
Allahla kul arasında aracı, ruhban sınıfı, hoca, hocaefendi, evliya, molla, şeyh, şıh gibilerinin olması
dini kıyafet
türbe
Kabe dışında kutsal mekan
erkeklerin sünnet olması
Arapça ibadet zorunluluğu
hafta tatili,
namazla ilgili 5 diye bir rakam
Bayram namazlarının farz oluşu
16 rekat Cuma namazı
teravih
namaz kılmayanın cezalandırılması
namaz kılmayanın cehennemde azap çekeceği
Cuma namazı kılmayanın dinden çıkarılacağı
kadınların Cuma namazı kılmaması
Kabe’ye dönülmeden kılınan namazın geçersiz olması
kadın ve erkeğin birlikte namaz kılması
namazın Allah ile Peygamber arasında pazarlıklarla belirlendiği
imam, müezzin, vaizlerin kadrolu ve maaşlı olması
Yahudilerin lanetli olduğu
ölülerin 7-40-52. geceleri
mevlüt
vekaletle ölüler yerine hacca gitmek
dini nikah ya da imam nikahı denilen resmi olmayan kayıtsız nikah
çok eşliliğin bütün toplumlar ve zamanlar için geçerli olması
cariyelik
takı, heykel, resim, müzik yasakları
mehdi, deccal
alkolün içki dışında da haram olması
adet halindeyken namaz kılanamayacağı
adet halindeyken oruç tutulamayacağı
abdestsiz Kur’an okunamayacağı
deniz mahsullerinin haram olması
zemzemin şifalı olduğu
Kutlu doğum haftası
Ramazan ve Kurban Bayramları dışında dini günler ve kutlamalar.

İlahiyat Profesörü Yaşar Nuri Özt

 

Yağmur altında Toroslara tırmanış manzaraları (1)ve Dümbelek boğazı efsanesi

DÜMBELEK BOĞAZI – COCAK DERESİ – -YÖRÜK OBALARI

TOROSLARA YAĞMURDA TIRMANIŞ.

                  Mersin yayla köylerindeki yazlık köylerden büklüm büklüm dönerek şeftali bahçelerinden geçip, koyu ormanlık alandaki gürül gürül akan çeşmelerden sonra Şaymana  pınarına gezi yerine ulaştık ve Romalılardan kalma kümbet eşmeye ve zirveye  varmadan önce kahvaltımızı yaptık. Zirveye yaklaştığımızda öğle yemeğinde pirzola kızartmamızı yaptıktan sonra yağmur yağmaya ve derelerden sular gelmeye başlamıştı. Yine de Toroslara ulaşmak yaylaları görmek istiyorduk,  yağmurda ıslanmamıza rağmen Torosları görmeden gitmek için seller bizi durduramadı. Hatta yayladan yağmurda geri dönen dört çeker jiplerin yolu küçük derelerden  akan sulardan geçmesi bizim iki çeker otoyu yıldırmadı. Nerde kalırsak oradan döneriz hayali ile şoföre sür  bizi zirveye götür dedik. Yoğun bir yağmur altında Torosların zirvesine tırmanış ve derelerden akan sarı  sarı küçük seller yol vermeyen dağlar. Yağmurda Torosların zirvesine çıktığımızda tekrar güneş yüzümüze gülümsedi.  Artık zirveye vardığımızda ağaçlar tükenmiş sadece geven otlarının yeşilliği ve sarı kara taş kayalar göze çarpıyordu. yağmurda gölet oluşturan çukurluklar zirveye değişik bir yaşam biçiminin var olduğunu gösteriyordu. yine de hiç görmediğimiz siyahlaşmış kayalar, küçük delik obruklar bizi kayaların üzerinde ürpertiyordu.  Sanki Konya nın bozkırları gibi dümdüz ama siyah kayalar küçük tepecikler başka bir dünyayı tanıtıyordu bize: yeryüzünün en yüksek ve ağaçsız yaylasını Toros yaylasını  ( geri dönüş ikinci bölümde)
http://mersinetkinlik.com/
“Latif Bolat“İncecikten bir kar yağar / Tozar Elif Elif diye/ Deli gönül abdal olmuş / Gezer Elif Elif diye” diyerekten, Karacaoğlan diyarının en tepelerine tırmandık. Mersin’in iki saat kadar kuzeyinde, yörük köylerinin artık sona erdiği, sedir ve ladin ormanlarının yerini bodur boylu ardıç ve andızlara bıraktığı yüksekliklerdeyiz. Sağımızda, solumuzda sanki dünyanın ilk oluşum günlerinden kalmış gibi görünen ihtişamlı mağaralar ve yalçın kayalar bizi takip etmekte.
Muhteşem Torosları sadece 3-4 yerinden keserek Konya Ovası’nı Akdeniz’e bağlayan geçitlerden birini yavaşça tırmanmaktayız. Makedonyalı komutan Büyük İskender’in bile bu geçidi bilmediği için, Kilikya kapısı denilen daha doğudaki Gülek Boğazı’ndan geçerek Perslere karşı doğuya doğru yol aldığı söylenir. Geçidimizin adı bile insanda ürküntü yaratmaya yetmekte: Dümbelek Boğazı! Şimdiye dek onlarca kez geçtiğim bu geçide, neden Dümbelek Boğazı dediklerini açıklayacak bir kişiye rastlamadım. Hem yokuşunun dikliği hem de uçurumlarından dolayı insanın kalbini dümbelek gibi çarptırdığı için demiş olmalılar!
Arabamız, sarı tozların içinden, sonsuz dolambaçlarla, sanki sisli bir vadide yol alır gibi ağır ağır tırmanarak, Tırtar Ovası’nı ta aşağılarda bırakıyor. Artık o muhteşem sedir ve katran ormanından eser kalmıyor. Sadece kısa ve tıknaz yapıları ile sanki binlerce yıllıklarmış gibi görünen ardıç ve andız ağaçları kalıyor geride. Andız ve ardıçların bittiği noktada ise, birdenbire çıplak bir ovaya çıkıyoruz. Burası Toros Dağlarının en yükseğindeki ağaçsız bozkırlar. Sadece, mor renkli çiçekleri ile dikenli keven topları ve sapsarı dikilen çiçekleri ile dana kuyrukları göze çarpmakta.
YAYLANIN BEKÇİLERİ: MEZAR TAŞLARI
Kıvrım kıvrım yokuşun bitip düz çıplak ovanın başladığı geçitte, sanki bize “hoşgeldiniz” dercesine yüzlerce mezar taşı! Bu dağın başında kimin mezarları bunlar diye insan merak ediyor. Çünkü çevrede sürekli yaşanan hiçbir köy bulunmamakta. Bunun cevabını, sadece on dakika ötedeki yemyeşil vadilerdeki onlarca yörük çadırı ve otlayan onbinlerce koyun ve keçi veriyor bize. Yüzlerce yıldır, Torosların yörükleri Akdeniz sahilindeki köyleri ile bu Toros yaylaları arasında, deyimin tam anlamıyla mekik dokumaktalar. Yaz gelince, yaklaşık 5-6 ay bu yaylaları yurt edinen yörüklerin hastalarını şehire indirip tedavi etmesi mümkün olmadığı için, öldüklerinde bu mezarlığa gömerlermiş. Mezar taşlarındaki Osmanlıca yazılardan, bu geleneğin yüzlerce yıllık bir geçmişi olduğunu çıkarabiliriz. Bu mezardakiler, bırakın insanın, kurdun kuşun bile 5-6 ay terkettiği bu yükseklikteki ovaların girişinde, birer serhat nöbetçisi gibidirler. Kış ve yaz boyunca, gelenden geçenden hâl hatır sorarlar ve haber isterler arda kalanlarından.
TOROSLAR MI, TİEN ŞAN MI?
Torosların ormanlarını avcunun içi gibi bilen ve Anadolu Selçuklularından beri bu dağların yükünü çeken Tahtacı Türkmenlerinin en aziz şahsiyetlerindendir . Yolun etrafı Anadolu’nun çalışkan yörüklerinin çadırları ve koyun suladıkları yalaklar ile dolu. Eğer Türkiye’nin güneyindeki Toros Dağlarının yüce tepelerinde olduğumuzu bilmesek, kolaylıkla kendimizi Orta Asya’nın bozkırlarında ve Pamir ya da Tienşan Dağlarının yaylalarında hissedeceğiz. Öylesine değişmeyen bir manzara var karşımızda: yuvarlak ve dörtgen siyah çadırlar, koyun ve keçiler için yapılmış ağıllar, bu yükseklikte çok az rastlanan pınarlar. Yüzlerce yıllık yörük geleneğinden tek değişen şey, develer yerine traktörler ve arabalar kullanmaları ve siyah kıl çadırlar yerine mavi naylondan çadırlar kurmaları. Onun ötesinde bu manzarada yüzlerce yıldır bir süreklilik mevcut. Sanki Bilge Kağan bir çadırdan çıkıp bizi selamlayacakmış gibi. Anadolu’yu Türkleştiren Türkmenlerin hayatlarını buradan gözlemeniz mümkün. Tüm yaz ayları boyunca binlerce yörük, kendi obaları etrafındaki otlaklarda onbinlerce koyun ve keçi ile yaşarlar ve Ağustos sonunda Torosların o dayanılmaz soğukları başlayınca, yavaşça Akdenizin kıyılarına doğru inerler. Çocukluğumuzda, bu yolculuklar deve kervanları ile yapılırdı. Bizim gördüklerimiz son deve kervanlarıymış ki, bu bölgede çocuklarımıza gösterecek bir tek örneklik deve bile kalmamış. Şimdilerde kamyonlar gelip iki saat içinde hayvanları sahile ve sıcağa indiriveriyor.
GÖK TANRI’YA EN YAKIN YER
Ve Torosların en yüksek tepelerinden biri olan Bulgar Bozoğlan’dayız! 2700 metrelik bir muhteşem tepenin üzerine yapılmış ıssız yatır, Bozoğlan’ın kutsal yeri. Bulgar Bozoğlan, kimliği çok da açık şekilde bilinmeyen Anadolu’nun erenlerinden birisi. Torosların bu bölümüne Bolkar dağları denmesinden mi Bulgar Bozoğlan denir adına, bilinmez. Bir başka rivayete göre de 1250 senelerinde Karamanoğulları döneminde burada yaşayan Bulgar Türkleri ile ilgilidir Bulgar adı. Daha sonraları birbirlerine karışıp gidiyor Bulgar ve Karamanoğulları Türkleri. Bu dağın etrafında kimler yaşamış derseniz, çok sayıda Yörük aşireti buralarda bulunmuş ve Osmanlı topraklarının bekçiliğini yapmışlar. Bunlar arasında Koyuncu aşireti, Salur aşireti, Kösreli aşireti, Koçaç aşireti, Keşşaflı aşireti, Kemikli aşireti, Sarıibrahim aşireti, Boynu İnceli aşireti, Bahşiş Yörükleri, Beğdik oymağı, Evcili aşireti bulunmaktaydı.
Tahtacı Türkmenleri Bulgar Bozoğlan’a özellikle saygı duyarlar ve Antalya’dan Adana’ya kadar olan bölgeden ziyarete gelirler senenin belirli zamanlarında. Kurbanların kesildiği, adakların adandığı bu zamanlarda insan kendisini Orta Asya bozkırlarındaki bir Türk obasında yapılan Şaman töreninde hisseder. Torosların yüksek tepelerinin en yükseğindeki Bulgar Bozoğlan, sanki Gök Tanrı’ya en yakın bir ermişin yuvası gibi kabul görülür ve saatlerce yürümekten çekinmez ziyaretçiler. Mayıs ayı gelip de Dümbelek Boğazı geçilir hale geldiğinde, yola düşün ve bir ziyarette bulunun Torosların bu en yüksek şahsiyetine. Arkanıza Konya ovasını, önünüze de Akdenizi alıp Torosların en yüksek zirvelerinden, bu dağların ozanı Karacaoğlan’ı gözleri kapalı dinleyin: “Çukurova bayramlığın giyerken / Çıplaklığın üzerinden soyarken/ Şubat ayı kış yelini kovarken / Cennet dense sana yakışır dağlar”
BOZOĞLAN EFSANESİ…
Bulgar Bozoğlan’ın hangi aşiretten olduğu kesin olarak bilinmez. Ama efsanesi şu şekildedir: Yaz ayı bitmiştir artık kışlıklara dönme vaktidir. Herkes dönerken, bir aşiret geç kalır. Kar düşmeye başlar. Aşiret başı çadırını, bütün öteberisini toplar iki gün içinde döneceğini söyler kışlığa hareket eder gider. Ama kışlıktan dönene kadar Bulgar dağlarına iyice kar bastırır. Aşiret başı yoluna devam edip gidemez geri dönüp kışlığına gelir. Ertesi sene Yörükler tekrar yaylalıklarına geri dönmeye başlarlar. Aşiret başı Bulgar Bozoğlan dağının yanına geldiğinde bir de ne görsün? Kendi sürüsü ile birlikte boz tenli çobanı, koyunlarını sapa sağlam yaymakta! Aşiret başı atından aşağıya inmeden “Ulan Bozoğlan sen hâlâ yaşıyor musun koyunlarla beraber” der. Ve bu sözler üzerine çoban ve sürüsü Bulgar Bozoğlan dağının tepesine çekilir, gözden kaybolur. O zamandan bu zamana kadar, burası ziyaret yeri olmuştur. Yörüklerin ve insanlık aleminin kutsal yeridir.
Saatlerce süren araba yolculuğu ve yürüyüşten sonra nihayet varabildiğimiz kutsal mekanda gördüğümüz manzara bizi dehşete düşürdü: Bulgar Bozoğlan’ın kim olduğunu belirten mermer yazıt paramparça edilmiş. Yatırın tam altı dinamitle patlatılıp kocaman bir delik açılmış. Hemen yanındaki, bu en yüksek tepenin mucizevi su kuyusu da dinamitlerle paramparça edilip suyu kapatılmış. İnsanın aklına hemen 3 saat ilerdeki İŞİD’lilerin bu tür mekanlara, özellikle de Alevi ve Şii kutsal yerlerine yaptıkları saldırı aklımıza geliyor. Değil mi ki bizim kendi içimizde de binlercesi var bu tür zalimlerin. Yüzlerce yıllık Bulgar Bozoğlan mekânını Tahtacı Türkmenlere çok gören ve ortadan kaldıran bu zihniyet, sadece altın arayan hazine avcıları olamaz. Hele de bu kuş uçmaz, kervan hiç geçmez bir yerde!
Alıntı bakınız:   http://mersinetkinlik.com/etkinlik/dumbelek-bogazi/

Mersin Kız kalesi ve astım mağarası manzaraları

Erdemli’nin önemli turizm merkezi olan Kızkalesi, Erdemli’ ye 23, Mersin’e 60 km mesafededir. Özellikle yaz aylarında büyük bir canlılığın yaşandığı kasabaya, ulaşım minibüslerle sağlanmaktadır. Kasabada taşıma kooperatifi olduğu için ulaşım problemi yoktur. Günün her anında Mersin ve Erdemli İlçesi’ne ulaşmak mümkündür. Buranın tarihi adı Korykos’tur.
                Kızkalesi, tarih içinde Selevkoslar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Ermeniler, Fransızların (Kıbrıs Krallığı), Karamanlılar ve Osmanlılar’ın hakimiyetinde kalmış önemli bir yerleşim bölgesidir. Yapılan ilk kazılarda buraya ilk yerleşimin MÖ. 4. yüzyıla ait olduğunu gösteriyor. Ünlü tarihçi Herodot, bu şehri Georges adında Kıbrıslı bir prensin kurduğunu yazar. Milattan sonra 72 yılında Roma hakimiyetine giren Kızkalesi, 450 yıl Roma yönetimine bağlı kalmıştır. Bu dönemde zeytincilikte büyük bir gelişme göstermiş ve zeytin yağı ihraç merkezi olmuştur. Bizanslılar döneminde Arap saldırılarına karşı çevresi surlarla çevrilmiştir. Daha sonra burası Selçuklular’ın ve Kilikya Ermeni Krallığı’nın eline geçmiştir. Ermeniler’in 14. yüzyılda artan Karamanoğlu saldırıları nedeniyle Kıbrıs Krallığı’na sattığı ve önemli bir ticaret limanı olan Kızkalesi, 1448 yılında Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından ele geçirilmiş ve yeniden imar edilmiştir. 1471’de Osmanlılar’ın eline geçen Kızkalesi bu dönemde önemini kaybetmeye başlamıştır. Cem Sultan, 1482 yılında, Rodos Şövalyeleri’nin yolladığı gemiye binmeden önce bir süre burada kalmıştır.
Kızkalesi’nde adım atılan her yer tarihi dokuya sahiptir. Bugün, Kızkalesi’ndeki ören yerlerinde kalelere, kiliselere, sarnıçlara, su kemerlerine, kaya mezarlarına, lahitlere, taş döşemeli yollara rastlanılmaktadır. Kıyıdaki kalenin 500 metre açığındaki küçük bir adacık üzerine kurulu kaleye, Kızkalesi denilmektedir. Son yıllarda restore edilen Kızkalesi, sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 metredir.
Kızkalesi’nde eski dönemlerden kalma 4-5 tane kilise bulunmaktadır. Su kuyuları ve sarnıçların yanında, Lemas çayından su kemerleri ile getirilen sular, Kızkalesi’nin su ihtiyacını karşılamaktadır. Büyük kiliseye giden taş döşeli Kutsal Yol’da, yol boyunca dizilmiş irili ufaklı lahitler görenleri hayrete düşürmektedir.
Kızkalesi’nin 10 km kuzeyinde yer alan vadinin yükselen kayalık yamacına oyulmuş ve Adamkayalar adı verilen insan kabartmaları bulunmaktadır. Dönemin yönetici ve soylularını simgeleyen kabartmalardaki figürlerde, kimi elinde üzüm salkımı, kimi kanepeye uzanmış haldedir. Roma döneminden kalma toplam 13 tablodan oluşan Adamkayalar, Şeytanderesi’ne hakim bir yerdedir.
Yaklaşık 1500 haneden oluşan Kızkalesi’nin nüfusu 8139’dur (2000 yılı nüfus sayımına göre). Yaz mevsimi geldiğinde yazlık nüfusu 30000 civarına çıkmaktadır. Kızkalesi bugün Mersin ve Erdemli turizminin sembolü haline gelmiştir. Yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgisini çeken kaleye, kıyıdan balıkçı motorları ile geçilmektedir. Yaz mevsiminde büyük bir turizm yoğunluğu yaşanan Kızkalesi’nde 15000 yatak kapasitesi vardır. Mevcut turizm tesislerinden bütün yıl boyunca faydalanmak mümkündür. Kızkalesi’nde yerli ve yabacı turistlerin güvenle girebileceği biri 300 metre, diğeri de 1200 metre uzunluğunda iki plaj vardır. Kızkalesi, yerli ve yabancı turistlerin güvenle tatil yapabilecekleri bir yer haline gelmiştir. Eğlence ve alışveriş merkezleriyle dikkatleri çekmektedir. Yaz sezonunda kasabada yapılan kültür, turizm ve spor festivalleri kasabaya canlılık getirmektedir.
Yerli halkının büyük kısmı Ayaş Türkmenleri tarafından oluşturulmuştur. Türkmenler konar-göçer hayattan yerleşik hayata geçmişler ve çiftçilikle uğraşmışlardır. Yaz mevsimi geldiği zaman Avgadı ve Akpınar(Pınarbaşı) yaylalarına çıkarlar. İçme suyu problemi olmayan Kızkalesi kasabasında, sulama suyu Lemas çayından cazibe yoluyla getirilmektedir. Bu su yeterli olmadığı için sondaj kuyuları ve kuyulardan da istifade edilmektedir. Kasabada halk geçimini tarım ve turizmden sağlamaktadır. Hayvancılık artık can çekişmektedir.
1992 yılına kadar köy iken aynı yıl içerisinde kasaba statüsüne alınmış ve belediyelik olmuştur. Kızkalesi kasabası, Merkez, Toroslar, Akdeniz ve Mavideniz olmak üzere dört mahalleden oluşmuştur.
Sağlık ocağı bulunan kasabada iki eczane mevcuttur. Acil 112’de merkez durumdadır. Kasabada bir cami, bir ilköğretim okulu, PTT şubesi, polis karakolu, jandarma karakolu vardır.
Kızkalesi’nde Akdeniz iklimi hüküm sürer. Konar-göçer hayatı yaşayan Yörükler ise (özellikle Sarıkeçili Yörükleri) kış mevsimini kasaba ve çevresinde geçirirler. Tarımda yetiştirilen ürünerin başında domates, salatalık, fasulye, marul, ıspanak, kayısı ve narenciye başta gelmektedir. Seralardan çok açıkta sebzecilik yapmak gelişmiştir. Yaylalara çıkan Yörükler yaylalarda da sebze yetiştiriciliği ile uğraşmaktadırlar.
Kızkalesi, Mersin’in en popüler tatil merkezidir. Adını aldığı kale, deniz içerisinde olup karadan 200mt. uzaklıktadır. Deniz kalesi dışında bir de deniz kalesi ile aynı paralel de karakalesi yer almaktadır. Kızkalesi ile ilgili birçok hikâye olmakla birlikte koyun stratejik konumu nedeniyle saldırılara karşı önlem amacıyla denizkalesinin yapıldığı bu kalenin saldırıya karşı ilk savunma noktası olması ve ardından kara kalesininde savunma için desteği amaçlanmıştır.
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Astım Mağarası – Dilek Mağarası
Cennet çöküğünün 300 m. güneybatısındadır. İçine helezonik demir bir merdivenle inilir. Birbirine bağlantılı, toplam uzunluğu 200 metreyi bulan galeriler çok ilginç şekilli dev sarkıt ve dikitlerle süslüdür.
İçi ışıklandırılmış olup, mağaranın astımlılara iyi geldiğine inanıldığı ve içinde dilek tutulduğu için Astım – Dilek Mağarası denmiştir. Mağarada sıcaklık ortalaması 15 derece santigrat olup, nem oranı yazın %85, kışın %95’e ulaşır.
Cennet ve Cehennem çökükleri ile Astım – Dilek Mağarası çevresindeki ağaç ve çalı dallarına burayı ziyarete gelenler dilek dileyip bez parçası bağlarlar.