admin

İstanbul Emirgan korusu laleleri

İstanbul Sarıyer’de Emirgan ve İstinye semtleri arasındaki Boğaz manzaralı kocaman bir yeşil alan olan Emirgan Korusu 47.2 hektarlık bir alan kaplamaktadır.
17. yüzyılda Erivan’ı kuşatan 4.Murat’a şehri ve kaleyi korumakla görevli Emir Güne Han savaşmadan şehri 4.Murat’a vermiştir. Bu tavrı 4. Murat’ın hoşuna gidince, kaleyi Osmanlı Devleti’ne savaşsız bir biçimde teslim eden Emir Güne Han, 4.Murat tarafından İstanbul’a getirildi ve 4. Murat pek sevdiği İranlı Emir Güne Han’a Emirgan korusunu armağan etmiştir. Daha önce Feridun Bahçeleri olarak anılan bölge bundan sonra “Emir Güne Han” isminin zamanla değişmesiyle Emirgân Korusu olarak anılmaya başlanmıştır. Aradan geçen yıllarda pek çok kez el değiştiren ve 19. yüzyılda Osmanlı Padişahı Abdülaziz tarafından Mısır Hıdivi İsmail Paşa’ya verilen Emirgan Korusuna, 1871-1878 yılları arasında koru içinde 3 köşk yaptırılmıştır.

emirgan korusu

Günümüze de ulaşan bu köşkler Sarı Köşk, Pembe Köşk ve Beyaz Köşk olarak adlandırılmaktadır. 1940 yılında dönemin İstanbul belediye başkanı Lütfi Kırdar’ın girişimiyle kamulaştırılıp park olarak düzenlenerek halka açılmıştır.

Emirgan Korusunda 2006 yılından itibaren her yıl Nisan ayında İstanbul’un simgelerinden olan Lale’ler için Lale Festivali düzenlenmektedir.

Emirgan Korusuna ulaşmak için Avrupa Yakasında Ortaköy Sahilinden Sarıyer istikametine doğru sahil yolunu takip etmeniz yeterli. Emirgan Korusu içerisindeki ünlü Sarı, Beyaz ve Pembe köşkler bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından işletilmekte ve koru içerisindeki güzel manzaralı bir gezi sonrasında güzel bir kahvaltı yapmanız için oldukça uygundur.

İSLAMİYETİN  AYDINLANMA– VE– ORTA ÇAĞI

İslamiyet’in Aydınlanması ve Ortaçağı hala devam ediyor

                Bildiğimiz ortaçağda Hıristiyanlık kendi karanlık çağını bilgiye ve bilime karşı doğunun zengin medeniyetine sahip olmak için haçlı seferleri düzenlerdi. Küçük ortaçağ krallarını Papazların birleştiriciliğinde batıdan doğuya büyük bir ordu ile Tekrar Kudüs’ü almak için akınlar yapardı.

                Artık batı medeniyeti zenginleşti. Büyük kralları ve imparatorlukları yeniden kurdu. Önce Britanya güneş batmayan uygarlığını yarattı. Kömürün gücü buhar makinesinin icadı ile dünyayı küçük sömürgesi yaptı. Sonrasında yeniden paylaşım savaşında doğunun fakirleşen Uygarlıktan uzaklaşan doğu bilime ve bilgiye set çekince tüm teknolojik üstünlüğünü batıya kaptırdı. Oysa ilk surları parçalayan kaleleri yerle bir eden topları Osmanlı döktürmüştü. Batının bilim insanlarını kendi içinde devşirme usulü ile kendi Uygarlığını zenginleştiriyordu. Batı kendi içinde haçlı savaşları ile elde edemediği zenginliğini kendi içine dönerek Hıristiyan felsefesi yerine bilim ve insan felsefesini koyarak ortaçağdan çıkış yollarını önce buharın gücünü sonra motor gücünü elektrikle ve petrolle güçlendirerek Uygarlığın ışığını eline geçirmiştir.

                 Doğunun elinde İslam felsefesi  ve ellerindeki topraklar kalmıştır. Batı elektriği her yerde elde edebilirken; batı petrole bağımlı teknolojisi Arap diktatörlerini besleyerek İslam ülkelerinin ilerlemesinin önüne geçmiştir. Böylece Arapların zengin petrol yatakları ile elde ettiği finansını toplumları baskı altına alarak durağanlaştırmıştır. Böylece batı elde ettiği ürünleri doğu ve Arap kültürüne satarak Şeyhler derebeylerin şatoları  gibi en yüksek kulelerde altından yapılmış sırça  köşklerde yaşarken aynı zamanda İslamiyet’in bilimden uzaklaşmasını islamiyeti sadece ritüellerle yaşayan kendi kör gerici vahhabi mezhebine mahkum etti.                                                                 sh(1)

Şeyhler toplumlarını petrol zenginliğini kullanarak üretim yapmadan yaşamaya sanki savaş ganimeti dağıtır gibi petrol paralarını kendi ailelerine ve yandaş sınıflara dağıtarak üretmeden tüketen asalak bir yaşama alıştırdı. Toplumlar karnı doyduğu sürece sürüleşir. Petrol zenginliği tüm Arapların kendilerine ekonomik olarak bağımlı yapmaya asalak ve fakir bir yaşama mahkum ettiler. Bu nedenle Araplarda ne milliyetçiliğin gelişmesine nede bilimsel bilgiye ihtiyaç duyuldu. Ekonominin ihtiyacı olan ekonomik fazlayı hiçbir üretim yapmadan petrolün sayesinde sağlarken aynı zamanda hafiye sistemi ile kendi rejim anlayışına karşı çıkanı idam ederek toplumun üstüne ölü toprağını serpiyordu.

Batı elektrik ve petrol enerjisi ile üretimlerini artırırken doğu fakirleşiyor hiçbir üretim yapamadığından batının pazarı aynı zamanda savaş taktiklerini savaş malzemelerinin kullanıldığı bir alan olarak kullanıyordu. Batı;  Arap Şeyhlere teknoloji, araba, savaş aletleri ve uçakları satarken aynı zamanda içindeki radikal grupları da silahlandırıyordu. Diktatörler düşmansız yaşayamayacağı için kontrollü bir şekilde radikal örgütleri kendi besliyordu. Böylece doğu toplumlarının kendi belalısını kendi içinde yaratarak batı kendi Uygarlığının  düşmansız bir şekilde üretimini artırarak kendi burjuvazisinin istediği şekilde yönlendiriyordu.                                                                     

          Batı Komünizmi kendi içinde eritip, komünist devletlerle barıştıktan sonra kendilerine yeni düşman yaratmak zorundaydılar. Bunun içinde Ortadoğu’daki petrol zenginliğini elde etmek için bu toprakları ilhak etmeden kullanmak ve aynı zamanda Doğu özelikle İslami medeniyetin kendilerine rakip olmaması için motor elektronik ve atom gücüne sahip olmaması için kontrollü bir şekilde Diktatörleri yönetmeye ve Ortadoğu paylaşmaya başlamışlardı Böylece Amerika ve Rusya kendi sahası gördüğü Ortadoğu coğrafyasını paylaşarak; kontrollü bir şekilde  açık bir savaş yapmaya başlamışlardı

Ortadoğu tekrar ortaçağdaki gibi tekrar işgal edilmeye batı bir anda birlik olup oradaki güçleri dize getirmeye tekrar başlamıştı. Bu petrol hala Arap ülkelerinde çıkmaya devam ettikçe İslamiyet’in katı ve dışlayıcı vahabi geleneği İslamiyet üzerinde  kara bir örtü olarak devam edecektir. Oysa Osmanlı (gücünün zirvesindeyken) bırak kendinden olmayan mezhepleri yok etmeyi  Hiristiyan kiliselerinin aynen devam etmesini sağlarken;  Şimdiki Avrupa da Camilerin açılması gibi kiliselere müsamaha etmiştir. Bu Osmanlının gücünü gösterir. Oysa bırak şu anda kendi içinde başat bir mezhebin kendini diğer mezheplerin yönetmesine bile tahammülü olmadığı gibi Osmanlı gibi  Osmanlının torunlarının bile  herhangi bir kilisenin yeniden açılmasına da izin verilmemektedir.                 

                Bu tahammülsüzlük bu herkesi ve her şeyi kendine benzetme gücündeki güçsüzlük kendinden küçük olanları yok ederek ayakta kalmaya çalışmaktadır.  Kendi kendine benzeyerek  büyüme arzusu Ortadoğu da mezhepler savaşına birbirini yok etmesine İslamiyet’in kan gölüne dönmesine neden olmaktadır. Ve buna karşı Suudi Arabistan kendinden yana olanları finanse eden daha çok da elindeki finans gücünü yine Avrupa’yı  finanse etmeye devam ederken savaş oyunlarında hep seyirci kalmakta ama el altından kendine yakın örgütleri ve devletleri finanse etmeye kendi ideolojisini sürdürecek şekilde devletleri biçimlendirmeye devam etmekte ama hiçbir zamanda orta doğuda ki yangını söndürmek için hiçbir çaba göstermemektedir. Osmanlı’nın güçlü zamanlarında Avrupa da ki huzurluk ve anlaşmazlıklardı Fransa’nın yada diğer Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı yanlarına çektikleri yada davet ettikleri gibi şimdi Ortadoğu da ki Müslüman ülkeler Amerika’ya hemen savaşta yanlarına çekmeye beraber yanlarında savaşa davet etmektedir

                Arap baharı ile eskimiş diktatörleri Amerika’nın Obama’nın ılımla politikası : BOB Projesi ile İslam ülkeleri  dize getirilmiş iktidar bölüşümü ve yeniden yerel güçlerin eline geçirerek güçsüz iktidarların eline vererek,  Avrupa’yı petrolle tehdit edecek ve  kafa tutacak Kaddafi gibi diktatörler ortadan kalkmıştır. En son Suriye nin parçalanması ile süreç tamamlanacaktı. Ama Amerika nın şahin kanadı tekrar ülkenin başına geçmiştir.                                                                               

                 İslamiyet’in Aydınlanma ve ortaçağı devam etmektedir. Hala basiretsiz liderleri şatolarda , saraylarda,  gökdelenlerde yaşarken;  Avrupa ve Uzak doğu ile Uzayda yer paylaşımı yapmaktadır. Ama Ortadoğu da toprak paylaşımı yapmakta büyük ağabey gibi Amerika gelip sen kimyasal silah attın sen orayı işgal ettin diye orta doğuyu kan gölüne çevirmektedir. Ölenler öldürülenler Müslüman biri başka mezhepten diğer başka milletten diye birbirlerini öldürtürken yine bombalanan ülke İslam ülkesidir. Savaş İslamiyet üzerinde yönetilmekte film senaryosu İslam ülkelerinde çekilmekte ama diğer İslam Ülkeleri benim mezhebimden olanları koruyor diye alkış tutmaktadır. Ölen Öldürülen Müslüman kanıdır.

                 Buna hiçbir batılının müdahil olmaması gerekirken kendi içimizde çözemediğimiz sorunları Avrupa silahları ile bombaları ile yine Müslüman’ı  Müslüman’a  kırdırarak Müslümanları ülkeleri bombalayarak çözmektedir. Batı Haçlı seferlerindeki gibi artık papazları ile değil kendi diktatörlerin gücü ile ekonomileri ile  teknolojileri ile bombalamaktadır.

                Müslüman ülkeleri ne yapıyor kendilerini yok edenlere lanetler okuyor. Allahtan onların belalarını vermesini istiyor. Ama sefil yaşamlarına devam ediyor. Kendi gibi Müslüman olmayanları kendi gibi  olmayanları yok ederek hayatta kalmaya çalışırken Batı ülkeleri muhalif olanları karşı tarafı tutmaya onu desteklemeye başlıyor. Dışlanan mezhepler dışlanan halklar kendi ülkelerinden değil başka ülkelerden yardım bekliyor ve bu yardımı da Batıdan kolayca alıyor.                      

                Böylece İslamiyet’in aydınlanma felsefesi yerine Arapların kendi gelenekleriyle ürettiği tümüyle şekle dayanan islamiyeti yaşatmaları için diğer halklara gruplara baskı kurmaya çalışılıyor.

                Oysa İslamiyet bu orta doğuya neden gelmişti. Yine Ortadoğu’nun birbirini yiyen çadır bedevilerine medeniyetle tanıştırmak için gelmişti. Hz Ali‘nin bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum diyerek bilime ve bilgiye ne yakın ve aç olduğunu gösterir. Ama bu günkü İslamiyet’in geldiği nokta  islamiyeti ilerlemek için kendi insanını köle yapmak (İşid in kadın köle pazarları kurması)  kendinden olmayanları kendine benzemeye çalışırken kendine karşı olanları öldürmek için kullanmaktadır. Batıda gelip senden olmayanı destekleyerek islamiyeti sürekli savaşan insan öldüren bir medeniyet olarak dünyaya sunmakta ve buradaki savaşı kendi halkına kamuoyuna kendi iktidarını desteklemesine halklarına neden savaştığını anlatmasına destek olmaktadır.

             Müslümanlar önce birlikte ve beraber yaşamayı öğrenmelidir. Diktatörlerin yeni iç düşman yaratmalarına izin verilmemelidir.                                                                                                     

Başka halkların sizi kurtarmasını beklerseniz sizin sofranızın baş köşesine oturup size hizmet ederken ülkenizin bir başkası bölüştürür. Oysa kendi ülkenizi kendi halkınız arasında birlikte beraber üretirseniz beraber yükselirsiniz. Ülkeniz bölüşerek halkınızla beraber küçülürsünüz.  Arap Aydınları kendi ülkenizi kurtaracak bir lider aramayın. Oturup Petrolün paralarını yiyecek yer arayacağınıza halkınıza hizmet edin.

          Afrika da ki İslam ülkelerinin Diktatörlerinin devrildiği gibi, Ortadoğu da ki  şeyh diktatörleri İslam ülkelerinin kendi devirmelidir. Avrupa Suriye ye gelince her şey durdu. Batı bu kadarına izin verdi. Zaten Saddam ve en Esad’ın ülkesinde kontrollü savaş devam etmektedir.  Arap milliyetçiliğini Afrika İslam ülkeleri yaparken  Arap yarımadasındaki İslam ülkeleri Şeyhlerin yuksek kulelerindeki  şatoları hala dimdik ayakta ama Mezopotamya hala (insan kanı  ile)kanlı sularla topraklarını sulamaktadır. İslam aydınları kendi yarattığımız kan gölüne dönen Ortadoğu coğrafyasından utanmalıdır. Bunun çözümü kendi içinizde islamiyeti yeniden insana hizmet eden bilime bilgiye açık dünyayı ileri medeniyetler seviyesine çıkarmalıdır. İslamiyet’in ilk evrelerinde ilim Çin de de olsa onu al diyen anlayışa  dolayısıyla gelişime ve değişime açık olmalıdır.   

                Hz Muhammed dönemindeki İslamiyet, Osmanlı’daki İslamiyet, Suudi Arabistandaki İslamiyet hepsi belli aşamaların bir ürünüdür. Belli bir birikimin belli dönemlerin ekonomiye hizmet eden anlayışın bir ürünüdür. Sizin islamiyetiniz eğer kan ve göz yaşı ve toplumuna sürekli savaş üretiyorsa orda bir yanlışlık vardır. İslamiyet gittiği yere kendi medeniyetini götürdü oraların gelişmesini sağladı. Eğer sizin İslamiyet’iniz gelişme ilerleme yaratmıyorsa İslama hizmet etmek yerine İslam’ın düşmanlarına hizmet etmiş olursunuz. İslamiyet gelişmesini durdurduğu ekonomisi zayıfladığı zaman geriler , gerileme onun yok olması demektir.

                Her savaş  büyüme dolayısıyla ilerleme sağlamaz. Yok olarak kazanım olmaz Artık savaş kılıçlarla toprak kazanımı ile değil ekonomik üretim ile teknoloji ile bilim ile bilgi ile ve yarış içinde yapılmaktadır. Müslüman dünyası her çağın gerektirdiği savaşı yapmalıdır. Kılıçlarla ülkeler fethi bitmiştir. Tüfekle dünyayı bölüştürme devri  uçakların semalarda uçması ile yüzyıl önce sona erdi. Artık Uzay savaşları başlamıştır.

 İslam dünyası kendi uyanışını kendi ışığını kendi yakalamalıdır.                                        

İbrahim CAN  —Nisan 2017

Tüm  savaşları lanetliyoruz

 

Tokat’ın Taş Köprüsü ve Tarihi Taşhan ve Çarşı Manzaraları

(Çelebinin Tok-at’ı ve Kapodokyanın (Dahyu-Dokeia şaraplık ülkesi)

Kültür  Turistik yerleri

Şehir merkezinde yer alan ve 17. yüzyılda inşa edilmiş olan Mahmut Paşa Camii’nin girişi.
Almus baraj gölünde yer alan bir adacık ve kulübe.
Köklü tarihi, üzerinde birçok medeniyetin hüküm sürmesi ve insanlığın ilk yerleşim yerlerinden olmasından dolayı birçok turistik yerin yer aldığı kentin
merkezinde yer alan Tokat Kalesi ile ilçesinde yer alan Zile, Niksar ve Turhal kaleleri yerli ve yabancı turistin uğrak yeri olup, Mustafa Kemal Atatürk’ün geçici olarak ulusal mücadele yıllarında konakladığıLatifoğlu Konağı müze evi, II. Abdulhamid’in tahta çıkışının 25. yılı şerefine yaptırılan tarihi Tokat Saat Kulesi, tarihi Gök Medrese kent merkezinde bulunur. İlçesi Niksar’da bulunan Anadolu’da yapılan ilk medrese olarak bilinen Yağıbasan Medresesi, ilk onarımı 1678 yılında yapılan Tokat Ulu Camii aynı adla Niksar ilçesinde bulunan diğer camii, Pazar ilçesinde bulunan tarihi Pazar Kervansarayı ve Ballıca Mağarası bulunur.
Maşathöyük Çivi Yazıları
Hıdırlık Köprüsü
Sümbülbaba Zaviyesi
Taşhan Çarşısı

Komana Pontika Antik Kenti
Koza Han
Reşadiye Zınav Gölü mesire yeri
Reşadiye Yolüstü kasabası Delik kaya mağarası
Tokat Müzesi
Kelkit Çayı
Halaçlı Köyü Yazlıkları
Sulusaray Sebastopolis Antik Kenti
Zile Elbaşıoğlu Camii
Zile Boyacı Hasanağa Camii
Zile Bedesten Camii
Eski Zile Osmanlı Evleri ve Konakları
Zile Yeni Hamam duvarındaki Osmanlı minyatür mimarisi Serçe Sarayı
Zile Tacettin İbrahim Paşa (Şehir) Hamamı
Zile Esvap Çayı
Zile Uzun Çarşı

Pazar Ballıca mağarası
Niksar Çamiçi Yaylası
Almus Barajı ve yaylaları
Reşadiye Kaplıcaları
Başçiftlik Yaylaları
Zile Kalesi

Mutfak
Tokat kebabı
Tokat çemeni
Tokat gözlemesi
Tokat keşkeği
Zile batı
Tokat yaprağı
Tokat salçası
Tokat kuşburnusu
Tokat bağ yaprağı (Erbaa bağ yaprağı)
Tokat pağacı
Zile pekmezi
Niksar cevizi ve cevizli çöreği
Madımak

Etimoloji

Bizanslı coğrafyacı Hierokles Synecdemus MS 6. yüzyılda Kapadokya‘da Eudokia adlı bir kent yer aldığını bildirmiştir. Evliya Çelebi kentin adını Türkçe etimolojiyle arpası bol olduğu için atların doymasına karşılık Tok-at, Osmanlı tarihçisi İsmail Hakkı Uzunçarşılı “surlu şehir” manasına gel Toh-kat olarak açıklamış, Özhan Öztürk ise Pontus adlı çalışmasında Avesta‘da “ülke, şatraplık” anlamına gelen ve ilk olarak MÖ 6. yüzyılda Ahameniş İmparatorluğu döneminde Kapadokya için kullanılan “Dahyu” kelimesinin Rum ağzında bozulmuş formu “Dokeia” kelimesinin zamanla Tokat’a dönüştüğünü iddia etmiştir.[3]

Tarihi

Tokat Kalesi çevresinde kurulu Tokat il merkezi

İlk çağlarda Togayıtlar‘ca kurulduğuna inanılan Tokat, Hititlerin, Asurluların, Hurriler ve Kimmerlerin egemenliğinde kaldıktan sonra sırasıyla Perslerin, Büyük İskender dönemi Makedonyalıların, Kapodokya Krallığının ve buraya “Comana Pontica” adını veren Pontus Krallığı‘nın yönetimine geçti. MÖ 65‘te Romalıların ve MS Bizans Devletinin egemenliğine girmiştir. Bizans-Sasani ve Bizans-Arap savaşlarında kritik öneme sahip olan Tokat Kalesi, Malazgirt Zaferi‘nden sonra Danişmedlilerin yönetimine (1071) daha sonra ise Anadolu Selçuklularının (1150) eline geçmiş kentin güneybatısında, 750 metre yüksekliğindeki Hisartepe üzerinde bulunmaktadır. Tokat Kalesi‘ne ait en eski izler 5 ya da 6. yüzyıla ait olup kalenin bu yıllarda var olduğu bilinmektedir.

Coğrafyası

Tokat ve çevre illerden geçen Yeşilırmak, Karadeniz Bölgesi’nde önemli bir sulak alan oluşturmaktadır.

Deveci dağlarının orta kesiminin kuzey yamaçlarından doğarak soldan Yeşilırmak‘a kavuşan bir akarsu vadisinin yamaçlarında kurulmuş olan kent, çok engebeli bir bölgede Orta Karadeniz kıyılarını ve İç ve Doğu Anadolu‘ya bağlayan önemli yolların kavşağında eski bir yerleşme Tokat; kuzeyinde Samsun, kuzeydoğusunda Ordu, güneyinde Sivas, güneybatısında Yozgat, batısında: Amasya ili ile çevrilidir. İlin toplam yüzölçümü: 10.071 km²’dır. Kapladığı alan açısından Türkiye topraklarının % 1.3’ünü kapsar. Denizden yükseltisi 623 metredir. Coğrafi Koordinatları: 39° 51′ – 40° 55′ kuzey enlemleri ile 35° 27′- 37° 39′ Doğu boylamları arasında olan Tokat, 1923 yılında il olmuş, Erbaa, Niksar, Reşadiye, Zile ilçeleri bağlanmış, 1943 yılında Taşova, 1944’te Artova ve Turhal, 1954 yılında Almus, 1987 yılında Pazar ve Yeşilyurt, 1990 yılında Sulusaray ve Başçiftlik ilçeleri kurulmuştur. Tokat’a bağlı Taşova ilçesi, 1953 senesinde Amasya‘ya bağlanmıştır. Merkez ilçe dahil 12 ilçenin yanında 77 belde ve 609 köy mevcuttur. Merkeze bağlı 41 mahalle, 103 köy ve 9 belde bulunmaktadır. Yüzölçümü bakımından Tokat’ın en büyük ilçesi Zile’dir. En yüksek nüfusa sahip ilçe ise Erbaa’dır.

Belli başlı akarsular Yeşilırmak, Tozanlı Kolu, Kelkit Kolu, Çekerek Kolu, Tokat Kolu, Kuruçay Kolu, Güllin Kolu, Darı Deresi Kolu, Cırcır kolu olup bilinen dağlar arasında Mamu (1770 m), Yaylacık (1620 m), Deveci (1892 m), Bugalı (1945 m), Dumanlı (2200 m), Çamlıbel (2020 m) ve Akdağ (1900 m) bulunur. Yine bilinen ovalar Kazova, Omala Ovası (Gözova), Turhal Ovası, Niksar Ovası, Erbaa Ovası, Artova Ovası, Zile Ovası, Tokat Ovası, Pazar Ovası ve Yazıbaşı Ovası’dır.

 TOKAT EKONOMİSİ
Tokat halkı geçimini tarım, hayvancılık ve ticaretle sağlar. Büyük şehirlerin kalabalık nüfusu, yüksek binaları ve boğucu havalarının aksine Tokat insanı kendine bağlayan düzenli şehir yapısı, sayısız doğa güzellikleri, ekonomik alışveriş koşulları ile huzurlu bir yaşam için ideal bir şehirdir. Halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olup şehirde sünni ve alevilerde yoğunluktadır. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanan Tokat’ın ticaret ve sanayi ise il merkezinde yoğunlaşmıştır. Tokat Organize Sanayi Bölgesi şehrin tek sanayi faaliyetinin sürdürüldüğü alandır. Yine bulunduğu coğrafi konum ile tarıma yatkın bir şehirdir. Tarım üretiminde domates, biber, vişne, kiraz, patates, üzüm ve şekerpancarı bölge üretiminde en fazla payı alan ürünlerdir. Küçükbaş, büyükbaş hayvan varlığı ve arı kovanı sayısı bakımından önemli bir paya sahiptir.
Tokat’ta nüfusun %5’i endüstri alanında çalışmaktadır. Yem, kereste, lastik ayakkabı, alüminyum fabrikalarının yanısıra, bakır işleme atölyesi, ziraat aletleri imâlâthânesi ve sanayi kuruluşlarının faaliyet gösterdiği Tokattaki en bilinen fabrikalar Dimes Meyve Suyu Fabrikası, Olca Salça Fabrikası, Eser Salça Fabrikası, Samaş Bentonit Fabrikası ve Turhal Şeker Fabrikası’dır.

Ballıca Mağarası uzunlugu 1. km 3.4 milyon (yıl) yaşında Tokat’ın Pazar ilçesinde

Ballıca Mağarası, Tokat’ta gezilecek yerler sırasında üst sıralarda yer alan ve ülke çapında bilinen yerlerden bir tanesidir. Ballıca Mağarası’nın şuan için ziyarete açık olan 8 salonu bulunmaktadır. Henüz ziyarete açılmamış olan bölümleri ise keşfedilmemiş yerler olarak gizemini korumaktadır. Mağaranın ziyarete açılan 8 salonu, yaklaşık 1 kilometre uzunluğunda ve 100 metre yüksekliğindedir. Doğal bir müzeyi andıran Ballıca Mağarası’nın yaklaşık 3.4 milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Tokat’ın Pazar ilçesine bağlı Ballıca Köyü’nde bulunan mağaranın deniz seviyesinden yüksekliği 1.085 metredir. 1987 senesinde araştırma ve haritalandırma çalışmaları yapılan Ballıca Mağarası’nda 1995 yılında yürüyüş yolları ve ışıklandırma sistemleri eklenmiştir. Ortalama sıcaklığı 17-18 derece olan mağara içerisinde bulunan nem oranı ise %54’tür. Ballıca Mağarası’nın bol oksijenli havası nefes almayı kolaylaştırmaktadır ve astım hastalarına iyi geldiği söylenmektedir.                

         Havuzlu Salon: Ballıca Mağarası girişinin hemen arından karşımıza gelen salon, Havuzlu Salon olarak adlandırılmaktadır. Salon içerisinde 20 °C sıcaklık ve düşük nem oranı bulunmaktadır. Bu durum, damlataşları oluşturan kalsit kristalleri arasındaki bağı zayıflatmış ve bunları pul pul kabarmış bir görünüme dönüştürmüştür. Havuzlu Salon içerisinde harç malzemesi ise oluşturulmuş olan dikdörtgen şeklinde bir yapı yer almaktadır. Bu durum mağaranın geçmiş dönemlerde kullanıldığına işaret etmektedir.

           Büyük Damlataşlar Salonu: Ballıca Mağarası’nın girişinde yer alan Havuzlu Salon’dan sütun ve sarkıtlardan oluşan dar bir geçitten geçilerek çıkılır. İkinci kısımda mağaranın en geniş alanı olan Büyük Damlataşlar Salonu bizleri karşılar. Bu salonda yüksek nem oranı vardır ve açık havaya oranla 4 kat daha fazla oksijen içeren bir ortamdır. Oldukça büyük sarkıt ve dikitlerin bulunduğu bu salondan kuzey ve kuzeydoğu yönüne ilerleyen yürüme yolu ile Çamurlu Salon, Fosil Salon ve Yarasalar Salonu’na ulaşılmaktadır.

Çamurlu Salon: Yatay bir geçit yardımıyla Ballıca Mağarası’nda bulunan Çamurlu Salon’a ulaşılmaktadır. Bu salon içerisinde sarkıtlar, dikitler ve küçük havuzlar bulunmaktadır.

       

[URIS id=11202]  

   Fosil Salon: Ballıca Mağarası’nın en üst kısmında bulunan salon, Fosil Salon olarak adlandırılmaktadır. Bu salonda sıcaklık, 24°C’ye kadar ulaşmaktadır. Mağaranın en yaşlı salonlarından biri olan Fosil Salon içerisinde mutlak nem % 40’tır.

          Yarasalı Salon: Ballıca Mağarası içerisinde cüce yarasa türü yaşamaktadır. Bu yarasalar, ip kullanmadan inmenin mümkün olmadığı, Yarasalı Salon içerisinde bulunmaktadır. Mağaranın en geç salonlarından biri olan Yarasalı Salon içerisinde gelişmekte olan sarkıtlar, mağara gülleri, mağara iğneleri ve damlataş havuzu bulunmaktadır.

         Çöküntü Salon: Mağara içerisinde bir diğer bölüm de Çökün Salon’dur. Çöküntü Salon, adını salonun tabanında bulunan iri bloklardan almaktadır. Bloklar arasında derin kuyular bulunmaktadır.

         Sütunlar Salonu: Ballıca Mağarası’nda en büyük sütun, 18 metre boyunca ve 8 metre çapındadır. Mağaranın en büyük sütunu, Sütunlar Salonu olarak adlandırılan kısımda yer almaktadır. Bu salona ulaşmak için Çöküntü Salon’dan sonra karşımıza çıkan köprü geçilmelidir. Salonun tavan yüksekliği yaklaşık 15 metredir. Bu kısımdan sonra yürüme yolu ikiye ayrılmaktadır. Kuzey yönünü takip ederek Mantarlı Salon’a, güney yönünü takip ederek ise Yeni Salon’a ulaşılmaktadır.
varabilirsiniz. Tabelaları takip ederek ulaşabileceğiniz bu yol üzerinde, Selçuklu Dönemi’ne ait olan bir köprünün yanından
           Mantarlı Salon: Mantarlı Salon içerisinde iri soğan sarkıtları ve mantar şeklinde gelişmiş olan dikitler yer almaktadır. Etkileyici bir görüntü yaratan bu mantar dikitleri nedeniyle, salona Mantarlı Salon denilmiştir.

          Yeni Salon: Ballıca Mağarası içinde bulunan en geç salon, Yeni Salon olarak adlandırılan yerdir. Salonda büyük sarkıtlar, dikitler ve havuzların yanı sıra, yaprak, perde ve pırasa şekillerinde farklı oluşumlar yer almaktadır. Salonun sonuna doğru ise derinliği 65 metre olan bir göl bulunmaktadır.

Ballıca Mağarası’na Nasıl Gidilir ? Nerede ? Ulaşım Ballıca Mağarası, Tokat ilinin 26 kilometre kadar güneybatısında bulunan Pazar ilçesinin Ballıca Köyü’ndedir. Pazar ilçesine vardıktan sonra 8 kilometre kadar giderek Ballıca Mağarası’na geçiyorsunuz. Özel araç ile Ballıca Mağarası’na gitmeyeceksiniz, öncelikle Tokat şehir merkezinden Pazar ilçesine giden minibüsleri kullanmanız gerekiyor. Pazar ilçesine vardığınız zaman ise  taksi tutarak mağaraya gidebilirsiniz.

Aladağlar Eğner barajı Yedi göze ve Simit Şelalesi (Adana)


Simit şelalesi Adana’dan yaklaşık olarak 70 km uzaklıkta olup Aladağ Eğner Köyüne varmadan 15 km. beridedir. Yeşillikler içinde bir doğa harikası bir yerdir
Adananın büyük Çukurova’sının yanında toroslardaki doğa güzelliği ile göz kamaştırıyor Bu bakir alanlar keşfedilmeyi bekliyor. Gezi kulubu ile toros derin ve serin sularına yolculuk yapıyoruz
Adana ili Aladağ ilçesinde gerçekleşecek doğa yürüyüşümüzde toplamda 10 km yürüyeceğiz.  Aladağ ilçemizin büyüleyici güzelliği ve tertemiz havasının bizlere eşlik edeceği doğa yürüyüşümüze tüm doğa severler davetlidir. Parkurun ilk 500 metresi patika bir yoldan, geri kalan mesafe çam ağaçları içerisindeki orman yolundan olacaktır. Parkurun bitimine doğru ayakkabılarımıza çıkarıp, ayak bileğimize kadar gelecek bir sudan su geçişi yapacağız. Yedigöze’de kamp yaptıktan sonra yolumuzun üstünde olan simit şelalesine gideceğiz.

Dünyadaki ilginç para birimleri ;)

Rai taşı
Pasifik Okyanusu’nun güneyindeki Yap Adası, dev taş paralarıyla ünlenmiş. Yaplılar, bu taş paralara ‘rai’ adını veriyorlar. Çok değil, günümüzden 100 yıl öncesine kadar rai hala kullanılıyordu. Bu paranın ağırlığı, yalnızca 5 ton kadar. Bu paralar, Yap’a yaklaşık 400 kilometre uzaklıktaki Palau adlı bir başka adadaki taşlardan yapılıyordu. Rai yapmak için, bir grup erkek, büyük bir kanoyla Palau’ya yelken açıyordu. Zorlu bir yolculuğun sonunda adaya vardıklarında, Palau Adası’nın şefinden, adadaki taş ocağını kullanmak için izin istiyorlardı. Bu izin karşılığında, kimi zaman aylarca şef için çalışmaları gerekebiliyordu.

Mançurya yuanı
Mançurya yuanı Mançurya bölgesinde Japonlar tarafından oluşturulan bir para birimi. 1944 ve 1945 yıllarında savaştan dolayı metal tedarik etmek oldukça güçtü ve bu nedenle en düşük değerli paralar kalın bir karton malzemeden yapıldı.

Moğol Tugrik madeni parası
2007 yılında çıkan bu 500’lük madeni paranın bir tarafında John F. Kennedy görüntüsü var. Üzerinde küçük bir düğme bulunan paranın bu düğmesine bastığınızda ‘ Kennedy’nin ‘Ich bin ein Berliner’ (Berlinliyim!) konuşmasından çok küçük bir parça bulunuyor.

Palau’nun sulu madeni parası
Okyanusya ortasında bir ada ülkesi olan Palau, 2007 yılında üzerinde Meryem Ana’nın bulunduğu gümüş para piyasaya sürdü. Bu paranın en ilginç yanı üzerinde küçük bir su haznesinin bulunması. Bu bölmede Fransız kasabası Lourdes’ten özel olarak getirilmiş su bulunuyor.

Tahta Para
Tahtadan yapılmış parayı cüzdanınızda muhafaza etmeniz biraz zor olabilir ama Almanlar bu parayı kısa bir süre olsa da kullandı. Birinci DÜnya Savaşı sonrasında bazı yerel yönetimler ‘Acil kriz parası’ adı altında bu parayı basarak günlük kullanımları için kullandılar.

Bunları Biliyormusunuz???

  • Dokunulan ve hissedilen sanal nesneler;İngiliz şirketi Ultrahaptics, ultrasound teknolojisi ile 3 Boyutlu “3D” sanal nesneleri doğrudan elle  kontrole imkan veren yeni bir teknoloji geliştirdi.
  • Bilim Adamları Nanometre Seviyesinde İnceliğe Sahip Eğilebilen Bir Güç Kaynağı Ürettiler

Dresden Katı Hal ve Malzeme Araştırma Leibniz Enstitüsü’nden bilim adamları bir mikro süperkapasitör üretmeyi başardılar. Çalışmanın mobil telefonlar ve kameralar gibi mobil cihazların daha küçük, ince ve hafif olmalarının önünü açacağı öngörülüyor. Üretilen enerji kaynağının eğilebilme yeteneği ile de giyilebilen elektronik aygıtlarda da kullanılabileceği düşünülmekte.

Araştırmacılar tarafından üretim esnasında, daha çevre dostu olması ve daha ucuz olması nedeniyle, manganez dioksiti alternatif elektrot malzemesi olarak kullanmıştır. Esnek ve güçlü olması nedeniyle de seçilen bu malzemenin, elektrot malzemeleri için doğal bir çözüm olmamasından kaynaklanan dezavantajını da araştırmacılar; manganez dioksiti bir elektron demeti kullanarak, buharlaştırıp gaz atomları şeklinde ince ve esnek filmler halinde çökeltilmesine izin vererek ortadan kaldırmışlar.

 

  • Kendi Kendine Montaj Olabilen Robotlar Artık Hayal Değil;

    Amerika’da bulunan Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden (MIT) araştırmacılar birbirleri ile bağlantı kurabilen M-Block isimli modüler yapıya sahip bir robot geliştirdiler.

    M-BLOKS

    M-BLOKS

    John Romanishin, Daniela Rus ve Kyle Gilpin isimli MIT araştırmacıları tarafından küp şeklinde hazırlanan M-Block sistemi, içerisinde batarya ve 20,000 rpm hızında dönen bir volan mekanizması barındırıyor. Bu yüksek hızın bir anda durdurulması sonucu oluşan kuvvet ve diğer sensörlerin yardımıyla hareket edebilen ve aynı zamanda köşelerinde yer alan mıknatısların da yardımıyla diğer parçalara yapışabilen küpler, bu sayede kendi başlarına tek bir gövde oluşturabiliyorlar. Şimdilik ufak boyutlarda olmasına rağmen büyüklerine temel oluşturması beklenen M-Block sistemi, örneğin kendi kendine kurulabilen yapılar, Terminator 2 filminde yer alan sıvı robot benzeri kendini yenileyebilen ya da sıfırdan kurabilen robotlar ya da her türlü doğal afet veya diğer askeri amaçlar için uygun bir yapı ortaya koyuyor.

 

 

 

Hayatımızı Değiştiren 35 Arayüz Buluşu

Xerox Mühendisleri Hayatımızı Değiştiren 35 Arayüz Buluşunu Değerlendirmiş !

Bir kısmını siz takipçilerimizle paylaşacağım;

  • Hızölçer: İnsan beyni hızlanma ve yavaşlamayı algılayabiliyor ancak tam hızı algılamakta başarısızdı. Otomobillerin ortaya çıkmasından önce hızı algılayamamak önemli bir sorun olmasa da otomobillerin icadı ve hız kapasitelerinin giderek artması hız ölçümünü gerekli kıldı. Enter Otto Schulze ve onun hızölçeri, bu ihtiyacımızı gidermemizi sağladı.
  • Sanal asistanlar: Bugün Siri ve Cortana gibi sanal asistanları daha çok “evi ara”, “hava nasıl” gibi komutlar için kullanıyoruz. Ancak doğal dil arayüzleri geliştikçe sağlıktan finansa birçok sektördeki kompleks süreçlerin bu teknoloji ile yönetilmesi sağlanacak.
  • QWERTY klavye: İlk daktiloların önemli bir sorunu vardı. Yan yana bulunan iki harfe hızlıca basıldığında harfler birbirine karışır, daktiolunun tuşları takılırdı. 1870’lerde, Milwaukee’de bir gazete editörü olan Christopher Latham Sholes, bu soruna çözüm bulmak amacıyla en yaygın kullanılan harfleri not etti ve bu harflerin birbirinden uzakta yer aldığı bir yerleşim düzeni oluşturdu. Bu düzenin adı ise QWERTY olarak adlandırıldı. Aynı ihtiyaçtan yola çıkarak birçok ülke kendi dil yapısına uygun bir harf dizilimi gerçekleştirerek daktilo geliştirdi. Türkçe için en uygun klavye de F klavye olarak tanımlandı.
  • WYSIWYG: İngilizce’de “What You See Is What You Get” sözünün baş harflerinden oluşan bir bilgisayar terimi. Türkçe’de “Ne Görüyorsan Onu Alırsın” anlamına geliyor. Bilgisayarların henüz pek gelişmediği dönemlerde, bilgisayarda yazı yazılması ve çıktı alınması zahmetli ve karmaşık bir işti. Ekranda görünen yazı standart bir yazı karakterindeydi ve kelimeler arası boşluklar, baskı alındığında ekranda göründüğü gibi çıkmıyordu. Aynı zamanda bir yazıyı koyu (bold) olarak yazabilmek için kelimenin başına ve sonuna ‘^B’ yazmak gerekiyordu.
  • Web tarayıcısı: İnternetin niş bir teknolojiden kitle piyasa fenomenine dönüşmesi için güçlü bir arayüz gerekiyordu. Bu arayüz standart bir grafik kullanıcı arayüzü kullanmak için oluşturulan ilk web tarayıcısı Mosaic oldu. NSCA’nın (National Center for Supercomputing Applications) Mosaic adını verdiği tarayıcı, kullanıcılara ilk kez bir URL çubuğu, geri/ileri/tekrar yükle tuşları ve görüntüler ile yazıların aynı pencerede görünmesini sağlayan satır içi grafikler sundu. Bu da o yıllarda milyonlarca, şu an ise milyarlarca kullanıcının İnterneti daha kolay ve işlevsel bir şekilde kullanmasını sağladı.
  • İnternet aktarmalı sohbet (IRC): Slack, Whatsapp ve hatta AIM’den (AOL instant messenger) önce internet üzerinden IRC ile sohbet ediliyordu. Arayüzü ilkel ve ham olsa da çevrimiçi sohbeti hayatımıza sokan ilk araç IRC oldu.
  • Grafik kullanıcı arayüzü (GUI): Tıklamak, sürükleyip bırakmak; açılan pencereler, ikonlar, menüler gibi kavramların hiçbiri, bir grup vizyoner bilim insanının masaüstü olarak bilinen kullanıcı arayüzünü icat etmesine kadar hayatımızda yer almıyordu. Xerox PARC’tan Alan Kay ve bir grup çalışma arkadaşı, bilgisayarları komut satırı arayüzünden bugünkü kullanıcı arayüzüne taşıyan kişiler oldu.
  • Arama motoru: Sör Tim Berners-Lee Dünya Çapında İnternet Ağı’nı (World Wide Web) kurduğunda içeriği manuel olarak dizinliyordu. Bu bilgi paylaşım ağının zamanla milyonlarca link barındırmaya başlaması ile daha kolay bir yol bulunması gerekti. İlk arama motoru sayfaları onlarca link ve yazı ile göze çok karmaşık gelse de Google’ın ana sayfadan her şeyi kaldırıp yalnızca bir arama çubuğu koyması arama motorunun evrensel bir arayüze dönüşmesini sağladı.
  • Bilgisayar faresi: Bilgisayar faresinden önce bilgisayarda bir işlem yapmak istenildiğinde komutlar klavye ile verilmek zorundaydı. 1964’te mühendis Douglas Engelbart ahşap bir dış yüzey, devre kartı, bir çift metal tekerlek ve kabloları bir araya getirerek bilgisayar ile etkileşim kurmayı başardı. Bugün kullandığımız bilgisayar faresi ise Xerox PARC’ta geliştirilerek insanların kullanımına sunuldu.