admin

Yağmur altında Toroslara tırmanış manzaraları (1)ve Dümbelek boğazı efsanesi

DÜMBELEK BOĞAZI – COCAK DERESİ – -YÖRÜK OBALARI

TOROSLARA YAĞMURDA TIRMANIŞ.

                  Mersin yayla köylerindeki yazlık köylerden büklüm büklüm dönerek şeftali bahçelerinden geçip, koyu ormanlık alandaki gürül gürül akan çeşmelerden sonra Şaymana  pınarına gezi yerine ulaştık ve Romalılardan kalma kümbet eşmeye ve zirveye  varmadan önce kahvaltımızı yaptık. Zirveye yaklaştığımızda öğle yemeğinde pirzola kızartmamızı yaptıktan sonra yağmur yağmaya ve derelerden sular gelmeye başlamıştı. Yine de Toroslara ulaşmak yaylaları görmek istiyorduk,  yağmurda ıslanmamıza rağmen Torosları görmeden gitmek için seller bizi durduramadı. Hatta yayladan yağmurda geri dönen dört çeker jiplerin yolu küçük derelerden  akan sulardan geçmesi bizim iki çeker otoyu yıldırmadı. Nerde kalırsak oradan döneriz hayali ile şoföre sür  bizi zirveye götür dedik. Yoğun bir yağmur altında Torosların zirvesine tırmanış ve derelerden akan sarı  sarı küçük seller yol vermeyen dağlar. Yağmurda Torosların zirvesine çıktığımızda tekrar güneş yüzümüze gülümsedi.  Artık zirveye vardığımızda ağaçlar tükenmiş sadece geven otlarının yeşilliği ve sarı kara taş kayalar göze çarpıyordu. yağmurda gölet oluşturan çukurluklar zirveye değişik bir yaşam biçiminin var olduğunu gösteriyordu. yine de hiç görmediğimiz siyahlaşmış kayalar, küçük delik obruklar bizi kayaların üzerinde ürpertiyordu.  Sanki Konya nın bozkırları gibi dümdüz ama siyah kayalar küçük tepecikler başka bir dünyayı tanıtıyordu bize: yeryüzünün en yüksek ve ağaçsız yaylasını Toros yaylasını  ( geri dönüş ikinci bölümde)
http://mersinetkinlik.com/
“Latif Bolat“İncecikten bir kar yağar / Tozar Elif Elif diye/ Deli gönül abdal olmuş / Gezer Elif Elif diye” diyerekten, Karacaoğlan diyarının en tepelerine tırmandık. Mersin’in iki saat kadar kuzeyinde, yörük köylerinin artık sona erdiği, sedir ve ladin ormanlarının yerini bodur boylu ardıç ve andızlara bıraktığı yüksekliklerdeyiz. Sağımızda, solumuzda sanki dünyanın ilk oluşum günlerinden kalmış gibi görünen ihtişamlı mağaralar ve yalçın kayalar bizi takip etmekte.
Muhteşem Torosları sadece 3-4 yerinden keserek Konya Ovası’nı Akdeniz’e bağlayan geçitlerden birini yavaşça tırmanmaktayız. Makedonyalı komutan Büyük İskender’in bile bu geçidi bilmediği için, Kilikya kapısı denilen daha doğudaki Gülek Boğazı’ndan geçerek Perslere karşı doğuya doğru yol aldığı söylenir. Geçidimizin adı bile insanda ürküntü yaratmaya yetmekte: Dümbelek Boğazı! Şimdiye dek onlarca kez geçtiğim bu geçide, neden Dümbelek Boğazı dediklerini açıklayacak bir kişiye rastlamadım. Hem yokuşunun dikliği hem de uçurumlarından dolayı insanın kalbini dümbelek gibi çarptırdığı için demiş olmalılar!
Arabamız, sarı tozların içinden, sonsuz dolambaçlarla, sanki sisli bir vadide yol alır gibi ağır ağır tırmanarak, Tırtar Ovası’nı ta aşağılarda bırakıyor. Artık o muhteşem sedir ve katran ormanından eser kalmıyor. Sadece kısa ve tıknaz yapıları ile sanki binlerce yıllıklarmış gibi görünen ardıç ve andız ağaçları kalıyor geride. Andız ve ardıçların bittiği noktada ise, birdenbire çıplak bir ovaya çıkıyoruz. Burası Toros Dağlarının en yükseğindeki ağaçsız bozkırlar. Sadece, mor renkli çiçekleri ile dikenli keven topları ve sapsarı dikilen çiçekleri ile dana kuyrukları göze çarpmakta.
YAYLANIN BEKÇİLERİ: MEZAR TAŞLARI
Kıvrım kıvrım yokuşun bitip düz çıplak ovanın başladığı geçitte, sanki bize “hoşgeldiniz” dercesine yüzlerce mezar taşı! Bu dağın başında kimin mezarları bunlar diye insan merak ediyor. Çünkü çevrede sürekli yaşanan hiçbir köy bulunmamakta. Bunun cevabını, sadece on dakika ötedeki yemyeşil vadilerdeki onlarca yörük çadırı ve otlayan onbinlerce koyun ve keçi veriyor bize. Yüzlerce yıldır, Torosların yörükleri Akdeniz sahilindeki köyleri ile bu Toros yaylaları arasında, deyimin tam anlamıyla mekik dokumaktalar. Yaz gelince, yaklaşık 5-6 ay bu yaylaları yurt edinen yörüklerin hastalarını şehire indirip tedavi etmesi mümkün olmadığı için, öldüklerinde bu mezarlığa gömerlermiş. Mezar taşlarındaki Osmanlıca yazılardan, bu geleneğin yüzlerce yıllık bir geçmişi olduğunu çıkarabiliriz. Bu mezardakiler, bırakın insanın, kurdun kuşun bile 5-6 ay terkettiği bu yükseklikteki ovaların girişinde, birer serhat nöbetçisi gibidirler. Kış ve yaz boyunca, gelenden geçenden hâl hatır sorarlar ve haber isterler arda kalanlarından.
TOROSLAR MI, TİEN ŞAN MI?
Torosların ormanlarını avcunun içi gibi bilen ve Anadolu Selçuklularından beri bu dağların yükünü çeken Tahtacı Türkmenlerinin en aziz şahsiyetlerindendir . Yolun etrafı Anadolu’nun çalışkan yörüklerinin çadırları ve koyun suladıkları yalaklar ile dolu. Eğer Türkiye’nin güneyindeki Toros Dağlarının yüce tepelerinde olduğumuzu bilmesek, kolaylıkla kendimizi Orta Asya’nın bozkırlarında ve Pamir ya da Tienşan Dağlarının yaylalarında hissedeceğiz. Öylesine değişmeyen bir manzara var karşımızda: yuvarlak ve dörtgen siyah çadırlar, koyun ve keçiler için yapılmış ağıllar, bu yükseklikte çok az rastlanan pınarlar. Yüzlerce yıllık yörük geleneğinden tek değişen şey, develer yerine traktörler ve arabalar kullanmaları ve siyah kıl çadırlar yerine mavi naylondan çadırlar kurmaları. Onun ötesinde bu manzarada yüzlerce yıldır bir süreklilik mevcut. Sanki Bilge Kağan bir çadırdan çıkıp bizi selamlayacakmış gibi. Anadolu’yu Türkleştiren Türkmenlerin hayatlarını buradan gözlemeniz mümkün. Tüm yaz ayları boyunca binlerce yörük, kendi obaları etrafındaki otlaklarda onbinlerce koyun ve keçi ile yaşarlar ve Ağustos sonunda Torosların o dayanılmaz soğukları başlayınca, yavaşça Akdenizin kıyılarına doğru inerler. Çocukluğumuzda, bu yolculuklar deve kervanları ile yapılırdı. Bizim gördüklerimiz son deve kervanlarıymış ki, bu bölgede çocuklarımıza gösterecek bir tek örneklik deve bile kalmamış. Şimdilerde kamyonlar gelip iki saat içinde hayvanları sahile ve sıcağa indiriveriyor.
GÖK TANRI’YA EN YAKIN YER
Ve Torosların en yüksek tepelerinden biri olan Bulgar Bozoğlan’dayız! 2700 metrelik bir muhteşem tepenin üzerine yapılmış ıssız yatır, Bozoğlan’ın kutsal yeri. Bulgar Bozoğlan, kimliği çok da açık şekilde bilinmeyen Anadolu’nun erenlerinden birisi. Torosların bu bölümüne Bolkar dağları denmesinden mi Bulgar Bozoğlan denir adına, bilinmez. Bir başka rivayete göre de 1250 senelerinde Karamanoğulları döneminde burada yaşayan Bulgar Türkleri ile ilgilidir Bulgar adı. Daha sonraları birbirlerine karışıp gidiyor Bulgar ve Karamanoğulları Türkleri. Bu dağın etrafında kimler yaşamış derseniz, çok sayıda Yörük aşireti buralarda bulunmuş ve Osmanlı topraklarının bekçiliğini yapmışlar. Bunlar arasında Koyuncu aşireti, Salur aşireti, Kösreli aşireti, Koçaç aşireti, Keşşaflı aşireti, Kemikli aşireti, Sarıibrahim aşireti, Boynu İnceli aşireti, Bahşiş Yörükleri, Beğdik oymağı, Evcili aşireti bulunmaktaydı.
Tahtacı Türkmenleri Bulgar Bozoğlan’a özellikle saygı duyarlar ve Antalya’dan Adana’ya kadar olan bölgeden ziyarete gelirler senenin belirli zamanlarında. Kurbanların kesildiği, adakların adandığı bu zamanlarda insan kendisini Orta Asya bozkırlarındaki bir Türk obasında yapılan Şaman töreninde hisseder. Torosların yüksek tepelerinin en yükseğindeki Bulgar Bozoğlan, sanki Gök Tanrı’ya en yakın bir ermişin yuvası gibi kabul görülür ve saatlerce yürümekten çekinmez ziyaretçiler. Mayıs ayı gelip de Dümbelek Boğazı geçilir hale geldiğinde, yola düşün ve bir ziyarette bulunun Torosların bu en yüksek şahsiyetine. Arkanıza Konya ovasını, önünüze de Akdenizi alıp Torosların en yüksek zirvelerinden, bu dağların ozanı Karacaoğlan’ı gözleri kapalı dinleyin: “Çukurova bayramlığın giyerken / Çıplaklığın üzerinden soyarken/ Şubat ayı kış yelini kovarken / Cennet dense sana yakışır dağlar”
BOZOĞLAN EFSANESİ…
Bulgar Bozoğlan’ın hangi aşiretten olduğu kesin olarak bilinmez. Ama efsanesi şu şekildedir: Yaz ayı bitmiştir artık kışlıklara dönme vaktidir. Herkes dönerken, bir aşiret geç kalır. Kar düşmeye başlar. Aşiret başı çadırını, bütün öteberisini toplar iki gün içinde döneceğini söyler kışlığa hareket eder gider. Ama kışlıktan dönene kadar Bulgar dağlarına iyice kar bastırır. Aşiret başı yoluna devam edip gidemez geri dönüp kışlığına gelir. Ertesi sene Yörükler tekrar yaylalıklarına geri dönmeye başlarlar. Aşiret başı Bulgar Bozoğlan dağının yanına geldiğinde bir de ne görsün? Kendi sürüsü ile birlikte boz tenli çobanı, koyunlarını sapa sağlam yaymakta! Aşiret başı atından aşağıya inmeden “Ulan Bozoğlan sen hâlâ yaşıyor musun koyunlarla beraber” der. Ve bu sözler üzerine çoban ve sürüsü Bulgar Bozoğlan dağının tepesine çekilir, gözden kaybolur. O zamandan bu zamana kadar, burası ziyaret yeri olmuştur. Yörüklerin ve insanlık aleminin kutsal yeridir.
Saatlerce süren araba yolculuğu ve yürüyüşten sonra nihayet varabildiğimiz kutsal mekanda gördüğümüz manzara bizi dehşete düşürdü: Bulgar Bozoğlan’ın kim olduğunu belirten mermer yazıt paramparça edilmiş. Yatırın tam altı dinamitle patlatılıp kocaman bir delik açılmış. Hemen yanındaki, bu en yüksek tepenin mucizevi su kuyusu da dinamitlerle paramparça edilip suyu kapatılmış. İnsanın aklına hemen 3 saat ilerdeki İŞİD’lilerin bu tür mekanlara, özellikle de Alevi ve Şii kutsal yerlerine yaptıkları saldırı aklımıza geliyor. Değil mi ki bizim kendi içimizde de binlercesi var bu tür zalimlerin. Yüzlerce yıllık Bulgar Bozoğlan mekânını Tahtacı Türkmenlere çok gören ve ortadan kaldıran bu zihniyet, sadece altın arayan hazine avcıları olamaz. Hele de bu kuş uçmaz, kervan hiç geçmez bir yerde!
Alıntı bakınız:   http://mersinetkinlik.com/etkinlik/dumbelek-bogazi/

Mersin Kız kalesi ve astım mağarası manzaraları

Erdemli’nin önemli turizm merkezi olan Kızkalesi, Erdemli’ ye 23, Mersin’e 60 km mesafededir. Özellikle yaz aylarında büyük bir canlılığın yaşandığı kasabaya, ulaşım minibüslerle sağlanmaktadır. Kasabada taşıma kooperatifi olduğu için ulaşım problemi yoktur. Günün her anında Mersin ve Erdemli İlçesi’ne ulaşmak mümkündür. Buranın tarihi adı Korykos’tur.
                Kızkalesi, tarih içinde Selevkoslar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Ermeniler, Fransızların (Kıbrıs Krallığı), Karamanlılar ve Osmanlılar’ın hakimiyetinde kalmış önemli bir yerleşim bölgesidir. Yapılan ilk kazılarda buraya ilk yerleşimin MÖ. 4. yüzyıla ait olduğunu gösteriyor. Ünlü tarihçi Herodot, bu şehri Georges adında Kıbrıslı bir prensin kurduğunu yazar. Milattan sonra 72 yılında Roma hakimiyetine giren Kızkalesi, 450 yıl Roma yönetimine bağlı kalmıştır. Bu dönemde zeytincilikte büyük bir gelişme göstermiş ve zeytin yağı ihraç merkezi olmuştur. Bizanslılar döneminde Arap saldırılarına karşı çevresi surlarla çevrilmiştir. Daha sonra burası Selçuklular’ın ve Kilikya Ermeni Krallığı’nın eline geçmiştir. Ermeniler’in 14. yüzyılda artan Karamanoğlu saldırıları nedeniyle Kıbrıs Krallığı’na sattığı ve önemli bir ticaret limanı olan Kızkalesi, 1448 yılında Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından ele geçirilmiş ve yeniden imar edilmiştir. 1471’de Osmanlılar’ın eline geçen Kızkalesi bu dönemde önemini kaybetmeye başlamıştır. Cem Sultan, 1482 yılında, Rodos Şövalyeleri’nin yolladığı gemiye binmeden önce bir süre burada kalmıştır.
Kızkalesi’nde adım atılan her yer tarihi dokuya sahiptir. Bugün, Kızkalesi’ndeki ören yerlerinde kalelere, kiliselere, sarnıçlara, su kemerlerine, kaya mezarlarına, lahitlere, taş döşemeli yollara rastlanılmaktadır. Kıyıdaki kalenin 500 metre açığındaki küçük bir adacık üzerine kurulu kaleye, Kızkalesi denilmektedir. Son yıllarda restore edilen Kızkalesi, sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 metredir.
Kızkalesi’nde eski dönemlerden kalma 4-5 tane kilise bulunmaktadır. Su kuyuları ve sarnıçların yanında, Lemas çayından su kemerleri ile getirilen sular, Kızkalesi’nin su ihtiyacını karşılamaktadır. Büyük kiliseye giden taş döşeli Kutsal Yol’da, yol boyunca dizilmiş irili ufaklı lahitler görenleri hayrete düşürmektedir.
Kızkalesi’nin 10 km kuzeyinde yer alan vadinin yükselen kayalık yamacına oyulmuş ve Adamkayalar adı verilen insan kabartmaları bulunmaktadır. Dönemin yönetici ve soylularını simgeleyen kabartmalardaki figürlerde, kimi elinde üzüm salkımı, kimi kanepeye uzanmış haldedir. Roma döneminden kalma toplam 13 tablodan oluşan Adamkayalar, Şeytanderesi’ne hakim bir yerdedir.
Yaklaşık 1500 haneden oluşan Kızkalesi’nin nüfusu 8139’dur (2000 yılı nüfus sayımına göre). Yaz mevsimi geldiğinde yazlık nüfusu 30000 civarına çıkmaktadır. Kızkalesi bugün Mersin ve Erdemli turizminin sembolü haline gelmiştir. Yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgisini çeken kaleye, kıyıdan balıkçı motorları ile geçilmektedir. Yaz mevsiminde büyük bir turizm yoğunluğu yaşanan Kızkalesi’nde 15000 yatak kapasitesi vardır. Mevcut turizm tesislerinden bütün yıl boyunca faydalanmak mümkündür. Kızkalesi’nde yerli ve yabacı turistlerin güvenle girebileceği biri 300 metre, diğeri de 1200 metre uzunluğunda iki plaj vardır. Kızkalesi, yerli ve yabancı turistlerin güvenle tatil yapabilecekleri bir yer haline gelmiştir. Eğlence ve alışveriş merkezleriyle dikkatleri çekmektedir. Yaz sezonunda kasabada yapılan kültür, turizm ve spor festivalleri kasabaya canlılık getirmektedir.
Yerli halkının büyük kısmı Ayaş Türkmenleri tarafından oluşturulmuştur. Türkmenler konar-göçer hayattan yerleşik hayata geçmişler ve çiftçilikle uğraşmışlardır. Yaz mevsimi geldiği zaman Avgadı ve Akpınar(Pınarbaşı) yaylalarına çıkarlar. İçme suyu problemi olmayan Kızkalesi kasabasında, sulama suyu Lemas çayından cazibe yoluyla getirilmektedir. Bu su yeterli olmadığı için sondaj kuyuları ve kuyulardan da istifade edilmektedir. Kasabada halk geçimini tarım ve turizmden sağlamaktadır. Hayvancılık artık can çekişmektedir.
1992 yılına kadar köy iken aynı yıl içerisinde kasaba statüsüne alınmış ve belediyelik olmuştur. Kızkalesi kasabası, Merkez, Toroslar, Akdeniz ve Mavideniz olmak üzere dört mahalleden oluşmuştur.
Sağlık ocağı bulunan kasabada iki eczane mevcuttur. Acil 112’de merkez durumdadır. Kasabada bir cami, bir ilköğretim okulu, PTT şubesi, polis karakolu, jandarma karakolu vardır.
Kızkalesi’nde Akdeniz iklimi hüküm sürer. Konar-göçer hayatı yaşayan Yörükler ise (özellikle Sarıkeçili Yörükleri) kış mevsimini kasaba ve çevresinde geçirirler. Tarımda yetiştirilen ürünerin başında domates, salatalık, fasulye, marul, ıspanak, kayısı ve narenciye başta gelmektedir. Seralardan çok açıkta sebzecilik yapmak gelişmiştir. Yaylalara çıkan Yörükler yaylalarda da sebze yetiştiriciliği ile uğraşmaktadırlar.
Kızkalesi, Mersin’in en popüler tatil merkezidir. Adını aldığı kale, deniz içerisinde olup karadan 200mt. uzaklıktadır. Deniz kalesi dışında bir de deniz kalesi ile aynı paralel de karakalesi yer almaktadır. Kızkalesi ile ilgili birçok hikâye olmakla birlikte koyun stratejik konumu nedeniyle saldırılara karşı önlem amacıyla denizkalesinin yapıldığı bu kalenin saldırıya karşı ilk savunma noktası olması ve ardından kara kalesininde savunma için desteği amaçlanmıştır.
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Astım Mağarası – Dilek Mağarası
Cennet çöküğünün 300 m. güneybatısındadır. İçine helezonik demir bir merdivenle inilir. Birbirine bağlantılı, toplam uzunluğu 200 metreyi bulan galeriler çok ilginç şekilli dev sarkıt ve dikitlerle süslüdür.
İçi ışıklandırılmış olup, mağaranın astımlılara iyi geldiğine inanıldığı ve içinde dilek tutulduğu için Astım – Dilek Mağarası denmiştir. Mağarada sıcaklık ortalaması 15 derece santigrat olup, nem oranı yazın %85, kışın %95’e ulaşır.
Cennet ve Cehennem çökükleri ile Astım – Dilek Mağarası çevresindeki ağaç ve çalı dallarına burayı ziyarete gelenler dilek dileyip bez parçası bağlarlar.

Gölcük Gölü Bolu (videosu)

https://www.facebook.com/ibrahim.can.908/videos/10153564045899831/?l=8399061881154971878

 

Kendisine hayran bırakan bir güzelliğe sahip. Küçük olduğu için mekana hakim olabiliyorsunuz. Doğa öylesine harika ki fotoğraf mı çeksem yoksa anın tadını çıkarıp kendimi doğaya mı bıraksam kararsız kalamıyorsunuz. Bu nedenle farklı mevsimlerde ziyaret edilmesi gerek. .

 

Gölcük Gölü Eşsiz manzaralı göl Bolu’ya 15 km yakınında

Posted by İbrahim Gözel on 18 Eylül 2015 Cuma

Doğa ile iç içe huzur dolu bir mekan oturup saatlerce etrafı izleyebilirsiniz. Harika enstanteneler ile fotoğraflar çekebilirsiniz.

Cennet Çöküğü ve Cehennem Çukuru (mağarası) manzaraları Mersin

Cennet ve Cehennem Çökükleri veya Cennet ve Cehennem Obrukları, Silifke – Narlıkuyu yakınlarında bulunan, doğal yollarla oluşmuş, tarihi ve turistik ilgi çeken, çok derin mağaralardır. Cennet Çöküğü ve Cehennem Çukuru olarak adlandırılmaktadır. Cennet çöküğü ve Cehennem çukuru arasında 80 metre mesafe vardır. Kültür ve Turizm Bakanlığınca müze kapsamında olup ziyaretçilere açıktır.
İçindekiler
1 Cennet ve cehennem çökükleri
2 Cennet obruğu
3 Cehennem obruğu
Cennet ve cehennem çökükleri
Akdeniz Bölgesinde, Mersin-Silifke yolu üzerinde bulunan Narlıkuyu ilçesi yakınlarında iki önemli karstik çukur bulunmaktadır. Obruk olarak adlandırılan bu çökme yapılar kireçtaşından oluşan plato içerisinde gelişmişlerdir. Cennet ve cehennem obrukları keskin köşeli derin çukurluklardır. Bu iki büyük çukur yeraltı mağara sisteminin üst kısmının çökelmesiyle oluşmuş iki bacaya karşılık gelmektedir. Obruğun taban kesimlerine doğru, tavanın çökmesi sırasında yukarıdan düşmüş olan büyük bloklara ve kütlelere rastlanmaktadır. [1][2]

Devamını Oku »

Mersin Ayas ve Kalesi İmirzalı hisarınkale ve Ticaret AGORA sı

Mersin gelen  Çatıören, İmirzalı ve Hisarınkale için işaret yaklaşık 300 metre sağa gidin. Also, be careful around the dome of the cathedral, as there is a very deep, empty space into which one could easily fall. Kolayca düşebilir içine çok derin, boş alan var gibi Ayrıca, katedral kubbe etrafında dikkatli olun

Vikipedi, özgür ansiklopedi
 Agora
(Agora, kentin ortasında ya da liman yakınında bulunmakta olup, etrafı dükkanlar, sütunlar, heykel ve ağaçlarla çevrilirdi.)
Etimoloji
Antik Grekçe’de Homeros’un İlyada Destanı’nda (M.ö. 8. yüzyıl) αγορα, (αγείρω “toplanmak” fiilinden türemiştir.) “toplantı, toplantı yeri, meclis” anlamını taşımaktadır.
Yunanca’da da agora, “toplanma yeri” anlamını korumaktadır. Agorastis “alıcı, pazara gelen müşteri” kelimeleri de Grekçe’den Yunanca’ya değişikliğe uğramadan geçmiştir
Tarihi Selanik agorası
Agora (Yunanca : Ἀγορά, Agorá), antik Yunan kentlerinde, şehirle ilgili politik, dini, ticari her türlü faaliyetin gerçekleştiği, tüm kamu binalarının etrafında sıralandığı halka ait geniş açık alan olup, Helenistik dönemde şekillenip Roma İmparatorluğu’nda ortaya çıkan forumların öncülüdür.spro-slider id=11278]
İlk agoralar şekil olarak son derece basit olup, bir kürsü ve oturma yerleri bulunan mekanlar coşkulu konuşmalara sahne olmaktaydı. Dini içerikli şenlikler ve tiyatro gösterileri de ilk zamanlar agorada düzenleniyordu.
Atina Agora’sı 1.17.1, İonya Agora’sı 6.24.2) Antik metinlerde agora toplantı alanı, pazar yeri, konuşma alanı, bir zaman dilimi anlamlarında kullanılmış olup, aynı zamanda Trakya’da Chersonese civarında bir kasaba adı olarak geçmektedir.
Minos kentlerinde bulunan tiyatroya benzeyen alanlar da agoranın öncülleri olabilirler. Anadolu’da Pergamon (Bergama) ve Nysa agoraları Helenistik, Aizanoi, Asos, Ephesos (Efes) agoraları Roma döneminden kalmadır.
Lübnan’da antik Sur kentinde bulunan Roma agorası
Wycherley kentin bütünü gibi, agoranın da basit biçimde ortaya çıktığını, tek gerekenin, düz ve açık bir alan olduğunu, agoranın geniş anlamda, kent yaşamına ve yerleşme alanlarında kıvrılıp giden, sonra da kırlara doğru yayılan ana caddelere uygun bir odak sağlaması gerektiğinden, olanak varsa, kentin az çok merkezindeki bir alan-dan yararlandığını belirtmiştir.