admin

Antalya Kurşunlu Şelalesi Manzaraları

Kurşunlu Şelalesi, Antalya-Isparta karayolunun 24. km’nden sola dönülerek 7 km devam edildiğinde ulaşılan bir şelaledir.

Kurşunlu Şelalesi’ne su 18 metre yükseklikten dökülmekte ve küçük şelaleciklerle 7 adet küçük gölet birbirine bağlanmaktadır. Kurşunlu Şelalesi 2 kilometrelik bir kanyonun içinde kalmaktadır. Bu alan 1986 yılında park haline getirilerek ziyarete açılmıştır. Şelale ve piknik yeri 33 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. Piknik alanı içinde; manzara seyir teraslan, çocuk parkı, restoran, otopark, gezinti patikaları, içme suyu, tuvalet vardır. Ulaşım, belediye otobüsleri ve minibüslerle sağlanabilmektedir.

Kurşunlu şelalesine ulaşmak için 230 ve 231 numaralı minibüsl ver 79 numaraları otobuüs kullanılabilir. Bu araçlar saat başlarına Antalya merkezden kalkar

Yeri: Akdeniz Bölgesinde Antalya ili merkez ilçesi sınırları içerisindedir.Ulaşım: Tabiat Parkı Antalya’dan 22 km. uzaklıktadır. Parka Antalya-Aksu karayolunun Soğucaksu köprüsünden kuzey istikametine ayrılan 7 km’lik bir yol ile ulaşılır.

Özelliği: Sağlıklı orman dokusu ve zengin bitki topluluğu örneklerinin ilgi çekici su ve kaya formlarıyla bütünleştiği eşsiz bir doğal peyzaj özelliğine ve önemli özelliğini meydana getiren Kurşunlu Şelalesi’ne sahip olması nedeniyle 394 hektarlık bölümü 1991 yılında Tabiat Parkı olarak ayrılmıştır. [espro-slider id=11390]

Kızılçamın hakim olduğu alanda yer yer tek veya küçük gruplar halinde doğu çınarı, defne, harnup, yabani zeytin, sakız ağacı, sögüt ve incir ağaçları bulunmaktadır. Mersin, alıç, zakkum, böğürtlen, yabani gül, sütleğen, ılgın, ladin, kermes meşesi, kekik, yabani nane, kayıt, eğrelti ve sarmaşıklan alt florayı meydana getirir. Su bitkilerinden ise (su üstü) topalak, su nanesi, kamış(su içi) su avizeleri, iplikli yeşilalgler, (yüzer bitki) nilüferleri görmek mümkündür.

Yabandomuzu, tilki, tavşan, sincap, yarasa, ibibik, ağaçkakan, üveyik, sazan, su kaplumbağası, köpek, yılan ve kertenkele Tabiat Parkının faunasını oluşturur.

Mevcut Hizmetler ve Konaklama: Nisan-Aralık ayları arası parkı ziyaret için en uygun dönemdir. Günübirlik piknik, doğada yürüyüşler ziyaretçilerin yapabileceği uğraşılar arasındadır. Tabiat Parkı içerisinde ziyaretçilerin yeme-içme ihtiyaçlarını karşılayacakları tesis mevcuttur.

eser kalmamış, aşırı kirli ve suları büyük oranda kurumuştur. Kaynak: Kültür Bakanlığı/İl Kültür Müdürlüğü İnternet Sitesi

Antalya Düden Şelalesi

Antalya’ya yaklaşık 7 km, Varsak Belediyesi’ne 1 km mesafede cennetten akan bir doğa harikasıdır. Düden Şelalesi Antalya’nın en güzel şelalelerinden biridir.

Dünyanın dört bir yanından Düden Şelalesi’ni görmek için turistler akın akın Antalya’ya gelmektedir. Şelalede bir de mağara vardır. Bu mağara, şelaleyi daha güzel yapmaktadır. Düden Şelalesi, bu mağaradan 10 km sonra başka bir güzelliği daha Lara’dan Akdeniz’e dökülerek bir kez daha insanlara güzelliğini göstermektedir.

Düden Şelalesi’nin suyunun geçtiği her yerde hayat vermektedir… Ama değişen Dünya şartları ve küresel ısınmanın yaptığı etkilerle Düden Şelalesi’nin güzelliği ve cazibesini kaybetmektedir. Bu durum Türkiye’nin önemli turistik yerlerini kaybetmesi demektir.

Düdenbaşı’ndan sonra Koyunlar regülatöründe, iki ana kanala ayrılan Düden Çayı, dokuz kilometre sonra Antalya’nın doğusunda kırk metre yüksekliğindeki traverten bir eşikten şelale yaparak Akdeniz’e dökülür

Gabriel Garcia Marquez

Gabriel Garcia Marquez demiski :
 

1.Seni sen oldugun için değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum.

2.Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise seni ağlatmaz.

3.Sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez.

4.Gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.

5.Birisine yabancılasmanın en kötü biçimi yanında oturuyor olup ona hiç bir zaman ulaşamayacağını bilmektir.

6.Hiç bir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! Gülümsemene kimin, ne zaman aşık olacağını bilemezsin..

7.Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin fakat bazılari için sen bir dünyasın.

8.Zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.

9.Belki de Tanri uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi.

10. “Bitti” diye üzülme, “yaşandı” diye sevin.

11. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır, yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.

12. Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim olduğunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim olduğunu bilerek kendine güven.

13.Kendini çok zorlama, en güzel şeyler onları en az beklediğinde olur.

Derleyen:İbrahim Can..

Paylaşın! (linki facebook ekleyebilirsiniz)

[Google]

UYGARLIK VE MEDENİYET

UYGARLIK VE MEDENİYET ÇATIŞMASI

                    Uygarlık bilindiği üzere tüm medeniyetlerin ortak ürünüdür. Medeniyet belli bir bölgede belli bir zaman diliminde kendi uygarlığını yaratma çabasındaki toplumların şehirleşme biçimidir.

                     Görüldüğü gibi medeniyet bir şehirleşme biçimiyse uygarlık tarihe ivme kazandıran insanlığın buluşları ve bunu hayata geçirebilme güdüsü ve eylemidir. Bu nedenle tüm medeniyetler uygarlığa bir katkı yaparlar. Bu ister batı medeniyeti olsun ister doğu medeniyetleri.

                   Doğu medeniyetleri bilindiği daha çok mistik yönleri ile anılmaktadır. Hindu, İslam ve Konfüçyüs felsefeleri dolayısıyla medeniyetleri çok çeşitlilik göstermelerine rağmen batının mistik alandan uzaklaşarak kendi yarattığı medeniyet bağlamında batı medeniyetinin uygarlık olarak diğer medeniyetlerden en öne geçmesi onun yarattığı birikimin diğer medeniyetler üzerine de tahakküm kurması ile sonuçlanmıştır. Dolayısıyla kendi medeniyetini uygarlık olarak dünyaya lense etmektedir

                   Medeniyetleri kendilerini devlet olarak yaşama geçirmektedir. O çağda hakim olan devlet kendi uygarlığının öne çıkardığı gelişmeler ışığında tarihteki öncülüğünü yada yıkıcılığını tüm milletlere ve insanlığa yaşatmaktadır.

                    Tüm bu uygarlık ve medeniyet çatışmalarından sonra yakın ve şimdiki tarihimize baktığımızda tarihin sonu yeni dünya düzeni ve medeniyetler çatışması tezlerinin hemen hepsinin uygarlığın taşıyıcısı olduğunu iddia ettiği Amerikan yapımı tezler kendi ihtiyacı olan tezleri ortaya sermektedir. Tarihin sonu ile komünizmi yok ettiğini sanan

                     Amerika yeni dünya düzenini kuramayınca bu sefer medeniyetleri çatışması tezi ile komünizm düşmanının yerine diğer medeniyetleri koyarak kendine yeni düşman yaratmaya onu yok etmek için kendini yeniden tarif etmeye çalışmaktadır. Batı medeniyeti kendi uygarlığını yaratırken kendi içinde çatışmalarla bu seviyeye gelmiştir. Dolayısıyla burjuvazi işçi çatışmasının yerini devletlerin zaten tarihsel gelişme dinamiği üzerine kurulu mistik bir alana kaydırarak hem kendine hedef koymakta hem de İslam medeniyetinin üzerine kurulu olduğu enerji tekelini eline geçirme gayretidir. Artık medeniyetler geri kalmışlıkları ve ilerlemeleri ile çatışmamakta, enerjiye sahip olmaları ile yegane güç olabilmektedir

                     Amerika’nın İslam medeniyeti hedef göstermesi bu medeniyet içindeki arkaik unsurları ortadan kaldırmak onun uygarlaşmasını sağlamak için değil aksine arkaik unsurlarını yaşatmak onları yeni faşizmin simgesi yapmak için özellikle yaratmaktadır. İslam medeniyetlerinin kendini savunma mekanizması olarak kuran ve sünnete dönüş felsefeleri hemen hepsi eskiye özlem düşleminden öteye gitmemektedir. Çünkü hemen hepsi belli bir tarihsel dönemde yaşanmış o tarihin kurgulayıcısı olmuş ve uygarlığa bir katkı yapmıştır. Eskiye dönülmez sadece yeni olan eski tarihin içinden çıkartılarak bilim ışığında üretime katkı yaparak kendi öz medeniyetini yükseltebilir.

                     Kuran ve sünnet Hz Muhammed döneminden önce var mıydı. Tabi ki vardı. Kabe daha öncede vardı ve aynı zamanda İskenderiye kütüphanesinin bilimsel ışığı tüm toplumları etkilemişti. Ve İpek baharat yolunun devlete ihtiyacı vardı ticaretin uygarlığın gelişmesi için. Bu dönemdeki bir ihtiyacın giderilmesi toplumların tek felsefede mistik bir dünyada birleştirilmesi önemliydi. Hz Muhammet bunu yaptı ve daha sonra gelen devletler içinde belli bir dönem

:İbrahim Can..

HAYAT UZUN BİR MARATON

HAYAT UZUN BİR MARATON *

Hava kararmaktadır. Maraton yarıŞı sonuçlanalı bir saati geçmiştir. Stadyum neredeyse boşalmıştır. Stadyumun temizlikçileri yavaş yavaş etrafı toparlamaya bile başlamıştır. Tam o sırada stadyumun giriş kapısından bir siyahî atlet gözükür. Atletin gözü bitirme ipini aramaktadır. Koşma ile yürüme arası bir sey, seke seke ilerlemektedir. Sonunda atlet bitirme ipini göğüsler. Böylece John Stephen Akhwari, Mexico’daki 1968 Olimpiyatları’nda tarihe geçer. Ama bu Tanzanyalı atletin tarihe geçmesine asıl neden, yarışı en son bitiren atlet olması değil, ipi göğüsledikten sonraki sözleri olmuştur.

Bu Tanzanyalı atlet yarış sırasında bir kaza geçirmiş ve yaralanmıştır. Tedavisi yapılmıştır, Ama bacağı hâlâ kanamaktadır. Stadyumda kalan bir küçük kalabalık bu atleti alkışlarlar. Bir kısmı takdirle alkışlamaktadır, bir kısmı da adamın yaralı bacağını görmediklerinden, belki de dalga geçerek alkışlamaktadır. Bu alkışlamada belki de, “Aksam-ı şerifler hayrolsun! Nerelerdeydiniz mirim?” türünden bir sorgulama bile vardır. Maraton koşusunu yazacak bir-iki gazeteci daha stadyumdan ayrılmamıştır.

“Neredeydiniz mirim?” sorusunu bu gazeteciler daha bir usturuplu sorarlar :

Yarısı kazanma sansınızı kaybetmiştiniz. Neden ille de yarısı bitirmek için bu kadar kendinizi zorladınız?

Bu soruya Tanzanyalı atlet çok şaşırır; ama sonunda cevabını verir :

Beni ülkem buraya yarışa başlayayım diye değil, yarısı bitireyim diye yolladı..

Bir yorum :
Yukarıdaki öyküyü sık sık hatırlarım. Özellikle kolay pes eden, görevini tamamlamadan bir isi bırakan, yarıştan kaçan insanları gördüğümde hatırlarım. Yaşam, is yaşamı da buna dahil, bir uzun maratondur. Bu uzun yolda çok sey gelebilir insanın başına. Ama asıl olan, bu yarışın uzun olduğunun farkına varmak ve yarışı bitirmektir. Belki yarışın, bir tek birincisi vardır. Ve her zaman birinci sırada bitirecek güçte olmayabiliriz. Ama asıl olan, yarıştan kaçmamak, çekilmemek ve sonuna kadar koşmaktır. Kişiler yeni işlerine, bir yeni projeye, bir eğitim programına, evliliğe çoğu kez bir büyük coşku ile başlarlar.

Tıpkı bir maraton yarısına baslar gibi. Ama bir bakarsınız, zoru görünce bazıları yarışın basında, bazısı ortasında, bazısı sonuna doğru havlu atarlar. Sanırlar ki, görevleri sadece başlamaktır. Bu bir dayanıksızlıktır, zayıf karakter göstergesidir.

Yaşamda hiçbir şey kolay değildir; bir çaba ister, enerji ister, özveri ister. Yasamda koşular uzun soluk gerektirir. Yarışlar, bitirmek içindir. Yaşamda maymun iştahlılara yer yoktur. Öğrenim hayatı için de bu böyledir, is hayatı için de, spor hayatı için de, evlilik için de. Her zaman, her yerde, hep bizim için birileri “Bu olmadı, al bakalım bunu dene” diye yeni yarıslar düzenlemezler.

Örneğin, olimpiyatlar dört yılda bir yapılır; yeni bir olimpiyat için dört yıl daha beklemeniz gerekir.

Yarısı yarı yolda bırakanlara dil kurslarında da çok rastlanır. İnsanlar çoğu kez düş görürler, sanırlar ki yabancı dil öğrenmek çok kolaydır. Büyük bir hevesle yazılırlar dil kursuna. Ama acı gerçeği gördüklerinde yeni bir dil kursu aramak üzere gittikleri kurstan ayrılırlar. Acı gerçek, yabancı dil öğrenmenin hap biçimi çıkmamıstır. Öğretmen ne denli iyi olursa olsun, dil öğrenme soluk isteyen uzun bir yoldur. Yabancı dilleri, bu maratonu bitirmeyi göze alanlar konuşur, yazar. Iş dünyasının başarılı kisileri de, maratoncu ruhu taşıyanlar arasından çıkar. Herkes zengin olmak ister, basarılı olmak ister. Ama, bunun diyeti ödenmeden zengin olunmaz.

Başarılı işadamları, bu uzun koşunun farkına varanlardır. Başarılı işadamları, yılmadan, usanmadan bu uzun koşuda terleyenlerdir. En ufak bir tökezlemede yarışı terk edenler, iyice yorulmayı göze alamayanlar işadamı olamazlar; sadece zengin iş adamlarının mallarından söz edip, çenelerini yorarlar. Bir maratoncu ruhu taşımayanlar uzun süre evli de kalamazlar. En ufak bir tatsızlıkta yarısı terk ederler. Halbuki evlilik uzun bir maratondur. Bunun bedelini ödeyemeyenler mutluluğu başka maceralarda ararlar. Sanırlar ki, bu yeni maratonda yol daha düzgün, mesafe daha kısadır. Bilmezler ki bu maratonda da bir başka bedel ödemeleri gerekir. Güçlü maratoncu olmanız dileğiyle…

Derleyen:İbrahim Can..
Biz

KÖLE EMEĞİ VE ÖZGÜR EMEK

KÖLE EMEĞİ VE ÖZGÜR EMEK

Sollar ve İhtilalciler

                             Sollar ve ihtilalciler iyimser insanlardır. Karamsarlığın anarşinin ve yıkımın içinden yeniyi yaratmayı bilmiş öncülerdir. İhtilal eski mantığın yıkılıp yeni mantığın konduğu, olmaz denilen olabilirler arasına olduğu ve tarihin içinde oluşan yarıklardan kırıklardan ve çürümüşlükten eski dünyanın yıkılışını ve yerine yenisini koyma çabasıdır. Olamaz denileni olabilir yapandır.

                             Eski dünyanın zaferi bir ülkeyi ele geçirip onun zenginliğini sahip olmak ya da onu köleleştirmektir. Yeni dünyanın zaferi eski geleneklerin yıkılmaz kalelerin bükülmez bileklerin bu eski dünyadaki gibi savaşla ve her şeyi tahrip ederek değil yeni dünyayı eski dünyanın çürümüş parçaların artıklarını onun üstüne kurmaktır.

                            Bu nedenle ihtilal bir savaş biçimi değil bir kopuş yeninin filizlenmesi için ona imkan ve olanak yaratmaktır. Tarihin eskiyen durağanlaştıran ve yıkım derecesinde insanları sefalete düşüren eski tarihleri yeni yarattığı tarihle değiştirmektir.

                            Bu nedenle yeni tarih eski toplumların zenginliklerini kanla yıkan tarih değil eskinin üstüne kansızca kurulan bir tarihtir.

                           Bu nedenledir ki sol ve sollar tarihi stabilize eden yüklerinden kurtulup silkinmeleri ve tarihe yeniden yön vermelidir. Yeni sollar : Ekonomiye sahip olmayan sol teoriye saplanmış kalemşörler gibidir. Yeni ekonomi emeğin sömürüsüz kurulduğu bir dünya yaratmaktır. Çünkü tüm dünya zenginliği emeğin ve tekniğin üzerine kuruludur. Servet ve mülk sahiplerinin hatta devletin emeği sömürmesine el konmalı ve tarih tersine dönüştürülmelidir.

                         Bu tarih köleleştirmenin değil özgürleştirmenin tarihidir. Emeğine sahip olmayan birey köledir. Bu emek ne şekilde ödenirse ödensin ücret ne kadar yüksek olursa olsun her satılan emek köle emeğidir. Servetin kölesidir. Servet sahibinin kölesidir. Servet ne kadar büyük olursa ve ne kadar büyük servete sahip olunursa olsun zenginliğin yaratıcısı ve büyük servetin (tekniğin) yaratıcısı insan emeğidir. Servet : zenginlik olsaydı tek başına en büyük kara parçasına sahip olan en zengin olacaktı. Oysa emekle işlenmeyen servet zenginlik sadece doğanın kendi kendine yaşayan canlısı olarak hayvanların barınak ve yiyeceklerini üretir.

                      Öyleyse insan bir hayvandan başka bir şeydir; emek verendir. Hayvan ham doğanın içinde yaşar Oysa insan dünyası sadece servet (doğa) değil kendi emeği ile yarattığı (servettir) dünyadır.

                    Emek servetin ve mülkün sömürüsünden kurtulduğu vakit kölelikten kurtulacaktır. Çağlar boyunca emeğin özgürleşmesinin sağlanmaması emeğin doğrudan servete yönelik olarak kanalize olması ve ilk sahiplenilen şeyin emek harcanan şeyin servetin (doğanın) sınırlarını çizerek ona sahip olan emektir. Demekki servet sahip olmayla elde edilen şeydir.

                    İkinci şeyde şudur. Bu sınırlandırılmış sahip olmuş bir emeğin koruyucu başka bir emekle sahip olmayan sadece doğal hayattaki servet gibi sahiplenmesi olmayan başıboş ve sahiplenilmiş emek( köle) emeği ile yaratılan zenginlik servet genişleyerek (alanını büyüyerek) değil servetin emekle işlenerek pozitif bilgi donanıp yaratılan tekno zenginliktir. (uygarlık) Bu zenginliği yaratan köleleşmiş ve köleleştirilmiş kolektifleşmiş emektir.

                 Oysa serbest çalışan aile ekonomileri doğanın yaşayan zenginliğinin dışında biraz fazla zenginlik üretip kapalı bir ekonominin dışına çıkamamışlardır. Kolektif üretimi emek zengiliğini yaratamamışlardır.

                  İhtilalciler kendi kendinin hakimi insanlığın sembolü olabilirler mi?

Derleyen:İbrahim Can..

Soma faciası

Soma 5. günde 301-341 can git kömür karanlığında yıl 17/05/2014

786 kişiden 486 kiyişinin ismi yayınlanmış CNN TÜRK 22:08 haberleri Herkesin yeni bir Türkiyeye ihtiyaç vardır. Herkesin bir projesi var diyor gerçekten.

                                 Hükümet sendikasız işçileri istiyor, taşeronlaşmış işçiler. Maden içinde ölen  Türk işçilerin yanında (2014 )iç Suriye savaşından Türkiye’ye kaçmış kayıtsız kuyutsuz ismi bile yayınlanmamış madenciler var. Madenden cesetleri çıkaran bir işç basına şöyle diyor: çoğu ölünün ağzına solunum maskesi ile takarak çıkardılar diyor. Maden içinde Yaşam odalarının yasal olarak kurulması  zorunlu değil (dünyada üç ülkede zorunlu değil; hepside Müslüman Pakistan ve Afganistan ( ne diyelim bunları Allah bizden kurtarsın))

 Madende kimin için vatan için mi öldüler de şehit sayıyorlar, yoksa kamu için halk için mi öldüler. Maden sahibini  yüksek kar elde ederek kendi rezidans kulesi yapmak için daha ucuz kömür çıkarmak için; 300 den fazla insan ölmeden karanlıklar içinde dumanla boğuldular. Bu canlar    ne pahasına  gitti: maden sahibini zenginleştirmek ve seçim zamanı ucuz kömür bulmak için.  Nasıl mı: maden ocağı 100 yıl önceki sistemle ağaçları direk olarak kullanarak ( çünkü en ucuzu) ve zengin devletlerin ellerindeki atıl ve kullanılmış malzemelerinin yeniden kullanarak. Böylece maliyet düşürülmüştür dolaplar yerine askıda sepete asılan temiz elbiseler ve her taraf kapkara fayanslar. Aynı zamanda hükümeti desteklemek için 3000 kişiyi görevden atma maaşından kesme ile tehdit ile mitinglere zorla götürülmüşür.

                                      Ne pahasına amaç özel sektörün daha çok kazanması sermaye birikimini sağlaması ve hükümeti desteklenmesi için. Her ne nedense bu gelirler hiç inovasyona (yenilikçi), bilime yatırım yerine: gök delenlere inşaat sektörüne yatırım yapılmıştır. Hiç akıllarına teknoloji şehrini yada hangi otomobil üretimini, bilişim vadisi yada hangi uzay üssüne yatırım akıllarına gelmez. Zenginlik mülk zenginliği başka bildiği bir şey yok ki. Bu tevekkülle ve imamlar ve iman aracılığı hiç bir buluş gerçekleştiremezsiniz.
İbn-i Haldun bilimselliğine bile ulaşamamışlardır ( herşey Allah yaratmıştır ama üretim ancak insan emeği ile olur der, felsefede 600 yıl geriden geliyoruz) ki, toplumcu teori üretsin yada fen ve matematikçileri icat yapsın.

                                  Tüm bunlar özel sektör kazanması için vahşi kapitalizm; insanı ölüme götürebilecek kadar denetimsiz ve geri üretim ve yetersiz yasalar ile birikim yaratması içindir. Tüm bunların bedeli kömür karanlığına canların gömülmesidir ne pahasına maden kapitalistleri yeni zenginleri icat etme karşılığı yeni canların madenci insanlarım ölmesidir. Her devir (devrim) kendi kurbanlarını yer (harcar)(ucuz emek ucuz işgücü sonuç kar için bile bile ihmal yapılmıştır. Her ihmal bir kaza burada ki kazalar ölümcüldür. Yer üstü olsa belki sadaka ile ayakta kalırdı ama burada eski tip üretim yüksek kazanç ve işsizlik ile tehdit sonuç Soma depremi. Zaten sendikalar sarı değil sapsarı kavurmuş gazel sarısı ufalanmakta.

                                  Şimdi yeniden gözden geçirilecekmiş iyileştirilecekmiş nereye kadar unutulana kadar. Zihniyet aynı o maden değişir ama başka madenler aynı kalır. Çünkü üretim zihniyeti aynı kaldığı sürece bir başka maden ocağında patlama başka inşaatta elektrik ocağından işçi barınaklarının yanması  (yıllık 1500 kişi inşaat kazalarında işçi ölmektedir) masum ve malum talihini değişmez işçinin