admin

Çanakkale ve Şehitlik Abideleri

Anadolu Yakası[değiştir |
Köseburnu Tabya Şehitliğiçanakkale şehitlik haritası
Hastanebayırı Şehitliği
Anadolu Hamidiye Şehitliği
Hasan Mevsuf Şehitliği
İntepe Şehitliği
Kumkale Şehitliği
Halil Uslu Atapark İlköğretim Okulu

Gelibolu Yarımadası

Anafartalar
Akbaş Şehitliği
Bigalı Atatürk müzesi
Çamlıtekke karargahı
Yalovaköyü Binbaşı Zeynelabidin Şehitliği
Kumköy Şehitliği
Büyük Anafarta köyü Şehitliği
Yusufçuk ve İsmailoğlu Kitabeleri
Büyükkemikli Gazi Baba Kitabesi

Eceabat[değiştir
Topçu yüzbaşı şehitliği
Çamburnu balkan şehitliği
Mehmetçiğe saygı abidesi
Avustralya anıt mezarı
57. Alay ve Avni Bey şehitliği
Mehmet Çavuş Abidesi
Conkbayırı anıtları
Anzak anıtı
Mustafa Kemal anıtı
Nazif Çakmak Şehitliği
Kemalyeri şehitliği
34 yerde İngiliz, Fransız, Yeni zelanda, Avustralya anıtları

Kilitbahir
Kaleler
tabyalar
Seyit onbaşı anıtı
Mecidiye şehitleri
Havuzlar şehitliği
Soğanlıdere şehitliği
Alçıtepe şehitliği
Son Ok şehitliği
Sargıyeri şehitliği
Sığındere şehitliği
Mortokoyu Hisarlıktepe Şehitliği
Fevzi Çakmak şehitliği
Abide şehitliği
Seddülbahir şehitliği
Yahya Çavuş Abidesi
Gözetlemetepe şehitliği
Kabatepe şehitliği
İlkşehitler şehitliği
Fevzi Efendi şehitliği (Mecidiye yakını)

Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı sırasında 1915–1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.[9] İtilaf Devletleri; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u alarak İstanbul ve Çanakkale boğazlarının kontrolünü ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir erzak tedarik ve askeri ikmal yolu açmak, başkent İstanbul′u zaptetmek suretiyle Almanya′nın müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı’nı seçmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olmuş ve geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Kara ve deniz savaşı sonucunda iki taraf da çok ağır kayıplar vermiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, Almanya’nın Rusya’ya savaş ilan ettiğı 1 Ağustos 1914’ün hemen ertesi günü, Almanya ile bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşma, imparatorluğun eninde sonunda Almanya’nın ana gücünü oluşturduğu İttifak Devletleri safında fiilen savaşa gireceği anlamına gelmektedir. Enver Paşa, fiilen savaşa girmeyi, seferberliğin tamamlanmamış olması ve Çanakkale Boğazı savunmasının tamamlanmaması gibi gerekçelerle ertelemeye çalışmıştır. Ancak Almanya, bir an önce savaşa fiilen girilmesi için baskılarını sürdürmüştür. Bu baskılar, Akdeniz’de İngiliz donanması önünden çekilen Goeben ve Breslau savaş gemilerinin İstanbul’a gelmesiyle bir oldu bittiye getirilmişti. Daha sonra Osmanlı Donanması’na bağlı bir grup gemiyle Karadeniz’e açılan bu gemiler 27 Ekim 1914 tarihinde Rus limanlarını bombalayınca Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiştir.

Birleşik Krallık Donanma Bakanı Winston Churchill, 1914 yılı Eylül ayında Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilerek İstanbul’un işgalini öngören bir planı Başbakan Herbert Asquith’e vermiştir. Plan, çeşitli evrelerden geçerek uygulamaya kondu ve Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan bir donanmanın Boğaz’a geniş çaplı saldırıları 1915 Şubat ayında başlatıldı. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü uygulamaya konuldu. Ancak Birleşik Donanma ağır kayıplara uğradı ve deniz harekatından vazgeçmek zorunda kalındı.

Deniz harekatıyla İstanbul’a ulaşılamayacağı anlaşılınca bir kara harekatıyla Çanakkale Boğazı’ndaki Osmanlı sahil topçu bataryalarını ele geçirmek planı gündeme getirilmiştir. Bu plan çerçevesinde hazırlanan İngiliz ve Fransız kuvvetleri 25 Nisan 1915 şafağında Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde beş noktada karaya çıkarılmıştır. İngiliz ve Fransız çıkarma kuvvetleri her ne kadar Seddülbahir ve Arıburnu sahillerinde köprübaşları oluşturmayı başardılarsa da Osmanlı kuvvetlerinin inatçı savunmaları ve zaman zaman giriştikleri karşı taarruzlar sonucunda Gelibolu Yarımadası’nı işgalde başarılı olamadılar. Bunun üzerine sahildeki kuvvetler takviye edilmek için Arıburnu’nun kuzeyinde Suvla Koyu’na 6 Ağustos 1915 tarihinde yeni kuvvetlerle bir üçüncü çıkarma yapılmıştır. Ancak 9 Ağustos’ta Kurmay Albay Mustafa Kemal’in Birinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen karşı taarruzunda İngiliz Komutanlığı ihtiyat tümenini ateş hattına sürerek sahilde tutunmayı ancak başarabilmiştir. Mustafa Kemal ertesi gün Kocaçimentepe – Conk Bayırı hattında yeni bir karşı taarruz gerçekleştirmişti, bu hattaki Anzak birliklerini de geri atmıştır. İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin İkinci Anafartalar Muharebesi olarak bilinen genel taarruzları ise Osmanlı savunmasını aşamamıştır. Tüm bu gelişmelerin sonrasında İngiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri Gelibolu Yarımadasını 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye etmiştir.

Adım adım wamp server kurulumu

Kurulum gayet basit, kendisi tamamen ücretsiz ve Türkçe dilide mevcut. Önce Wamp’ı buradan indirin ve olağan şekilde kurun. Kurulum sonlarına doğru güvenlik duvarı uyarısı verebilir. Bu uyarıda Wamp’ın güvenlik duvarını aşmasına izin vermeniz gerekiyor. Çünkü Wamp lokal bir sunucu oluşturabilmeniz için üstün yetkilere ihtiyaç duyar.

Wamp nasıl kullanılır?

Wampı açtıktan hemen sonra ister sağ altta çıkan ikonuna sol tıklayıp oradan www  dizinine gidebilirsiniz. Bu dizin varsayılan olarak şöyledir:

C:\Wamp\www . Bu  klasörün içerisine attığınız tüm PHP ve diğer türdeki dosyalara http://localhost adresinden ulaşıyorsunuz. www klasörü sitemizin bilgisayardaki konumu oluyor; Araç çubuğunda bu şekilde WampServer logosu yeşil görünüyorsa sorun yok demektir. Eğer logo kırmızı görünüyorsa bir kez üzerine tıklayın. Karşınıza yukarıdaki seçenekler geldiğinde “Start All Services” seçeneğini seçin. Yukarıdaki işlemler tamamlandıktan sonra WordPress kurulum dosyalarını Winrar benzeri bir yazılım yardımıyla arşivden çıkaralım. Arşiv içerisinde çıkan wordpress klasörünü açalım. İçerisindeki tüm dosyaları kopyalayıp, uygulamamızın kurulu olduğu dizine yani “C:wampwww” klasörüne yapıştıralım. Ardından WampServer logosuna 1 kez tıklayalım. phpMyAdmin seçeneğini seçelim. Karşımıza bir internet sayfası açılacak. Hiçbir değişiklik yapmadan, parolayı boş bırakıp “Git” butonuna tıklayın. Açılan sayfada “Veritabanları” sekmesine gelin. Açılan sayfada “Veritabanı oluştur” kısmına yukarıdaki gibi “wordpress” ismini verin ve oluştura tıklayın. Bu adımda WordPress kurulumu için gerekli olan veritabanımızı oluşturmuş olduk. Bu işlemin ardından tarayıcınızın adres çubuğuna “localhost” yazıp Enter’a basın. Karşınıza aşağıdaki sayfa gelicek. “Bir ayar dosyası oluştur” butonuna tıklayın. Kullanıcı adına “root” yazalım. Parola kısmını boş bırakalım. “Gönder” butonuna tıklayarak işlemi tamamlayalım. “Kurulum yap” butonuna tıklayıp WordPress kurulumumuzu tamamlayalım. Kurmak istediğimiz site bilgilerinizi yazıp “WordPress’i Kur” butonuna tıklayın.

Tebrikler  Localhost’a WordPress kurulumu işlemimiz başarıyla tamamlanmıştır. “Giriş” butonuna tıklayarak bir önceki adımda belirlediğiniz kullanıcı adı ve şifreyle WordPress admin paneline giriş yapabilir, tarayıcının adres çubuğuna “localhost” yazıp sitemize bağlanabiliriz.

Kurulum işlemini elimden geldiğince detaylı bir şekilde anlatmaya çalıştım. WordPress kullanımıyla alakalı diğer yazılarımız için sitemizi takipte kalın…

Derleyen:İbrahim Can & H.İlker…

Adana Portakal Çiçeği Karnavalı

Seyhan nehri manzaraları ve Karnavalda  yağmur altında tiyatro gösterisi

Adana’da bu yıl 3’üncüsü düzenlenen Portakal Çiçeği Karnavalı, renkli görüntülerle başladı.
Seyhan Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi önünde başlayan etkinlikler kapsamında yiyecek, içecek, mefruşat, hediyelik eşya, karnaval aksesuarları ve canlı performansların sergilendiği bir gösteri gerçekleştirildi. Etkinlikler kapsamında yöresel halk oyunu gösterileri ve Latin dansları gösterileri düzenlendi.
Etkinliklerin açılış konuşmasını yapan Seyhan Belediye Başkanı Zeydan Karalar, Türkiye’nin ilk

ve tek sokak karnavalı olan Portakal Çiçeği Karnavalı’nın kent için çok büyük bir öneme sahip olduğunu söyledi. Karalar, “Bizler böyle karnavalların şehre pozitif enerji katacağını düşünüyoruz. Adana turizmden gerekli payı alamıyor bu karnavalın şehrimizin tanıtılmasına önemli katkılar koyduğunu bildiğimiz için de bu karnavala sponsor olduk ve olmaya devam edeceğiz” dedi.

Gençlikteki günlüklerim

Sevgiye ve sevgiliye yazmak

Hayatım üç nokta gibi hala devam ediyor Şimdilik kendim noktalayamıyorum. Noktalayamadığım gibi kendim noktada koymak istemiyorum Şimdilik her şey gibi oda öylesine gidiyor. Gitmesine ama…

Bitmiyor işte heyecanlar coşkular yükseldiğinde aynı grafikle çakışıyor. Ve artık ne coşabiliyor nede düğünlerde oynayabiliyorum. Yolumu serbestçe çizemiyorum. hedeflerime yaklaşamıyorum. İçimdeki yeşeren sevgi ve sevgi nesnesi bir türlü aman vermiyor. Verimli olacağımı sanırken günümü tek yönlülük içinde var edebiliyorum ama amalar engelliyor.

              Mektup yazdım kıza tarihsiz ve başlıksız ocağın 29 (89 lar)  falandı ama hala atabilmiş değilim. Soyadını bilmiyorum ona iletmek isterdim her şeyi, hemen her şeyi engelledi ama yazmamı engelleyemedi. Her şeye rağmen yazdım. Ankara da olsam her şeye rağmen konuşurdum. Hatta her şeye rağmen ne düşünüyorum biliyor musunuz? Onu kırdığımı bildiğimi bile bile telefon etmeyi. Belki son kez ya da bir şeyin başlangıcı yada eski arkadaşlığa dönüş. Her şeyin iyiye olumluya yönelmesini istiyorum.

              İnsanlara artık daha değişik yaklaşmaya açıkçası onlara ulaşmak için yaklaşmaya çalışıyorum Bir nebze başaramıyorum da Bu kıza da ulaşmaya çalışmıştım. Hatta sıfırdan tek yönlü hisler ve bilinçle yüklü. Bilincin bende  bir şeyler alıkoyarken hislerim yalnız bırakmıyor. Açıkçası insani olan insan içinde yaratılan hisler gene insanlarla başlayıp insanlarla bitiyor. Şu an ki ortama bu hisleri yaşatmaya elverişli olmadığı gibi kendi yaşam kanallarımı var etme mücadelesi sürdürüyorum.

            Kıza yazmak isterdim. Tüm güzellikleri ve güzel bildiklerimi bir sevgi ile paylaşsaydım. Şimdi bunları düşünme yerine daha somut daha gerçek olan şeyler hayallerimi kurma mücadelesi vermek. Bu da bana büyük coşkular verecekti. Şimdi diyorum yani yazarken şu an bir olumsuzluğun gediğini kapatmaya çalışıyorum. Üstelik her şeyi silip süpüremiyorum da. Bunun yerine bir başkası da olabilir ama nasıl

              Bir arkadaşın dediği gibi önüme çıkana balıklama atlamakta istemiyorum. Gene ince eleyip sık dokumak yada naiflik. İkisi de olmamalı ama sevme sevgi kendini yaratmalı. Tabi ki karşılıklı olmalı. Tek yönlü sevgi tek yönlü ızdırabı da yanıbaşında getiriyor. Tek başına mantık çalışmıyor. Çalışsa bile eylemle denenip sınanmıyor. Hep kendinde kalıyor. Tezeğin kendini ısıtması gibi durmadan için için yanıyor. Zaten kendisinin ısınmaya ihtiyacı olmadığı gibi

 

Terkos gölü (Durusu) Balaban (köy) mesire yeri manzaraları

Piknik için ideal bir bölge çatalca durusu bölgesi. Durugöl eski adıyla Terkos Gölü, İstanbul’un Avrupa yakasının temel su ihtiyacını karşılayan en önemli alan.  Durugöl etrafında bir sürü piknik alanı var.  Bunlardan biri; Balaban köyü: köy Durugölün içine sokulmuş bir yarımadanın ucunda yer alıyor. Köyün hemen girişinde büyükçe bir piknik alanı var;

Göl çevresinde bir çok piknik alanı var. Balaban köyü yoluna girerseniz göl kıyısına yaklaştığınızda piknik alanlarını görebilirsiniz. Özellikle Balaban kıyısına yakın tepelik teki piknik alanlarından birini tercih ederseniz, muhteşem manzara karşısında büyülenirsiniz.

Tem otobanından Edirne istikametine giderken Bahçeşehir çıkışının devamında Hadımköy çıkışından çıkarak Hadımköy merkezden takiben Dursunköy, Boyalık ve Balaban istikametini takip ederek ulaşabilirsiniz. Hadımköy- Balaban arası 30 km. FSM-Hadımköy arası ise yaklaşık 50 km. Otobüsle gitmek isteyenlere ise Bayrampaşa metro dan direkt otobüs seferi var Balaban köyüne günde 3 seferdir

Köyün tarihi yaklaşık 1000 yıl öncesine kadar dayanır. Bugünkü köyün kuzey batı istikametinde göl kenarında kale içi olarak bilinen yarım ada üzerinde Cenevizliler tarafından bir korsan yatağı olarak kurulmuştur. O zamanlar deniz ve gölün irtibat halinde olduğu, daha sonraları doğal etkenler ile bir birinden ayrıldığı anlaşılmaktadır. Kaleiçi olarak bilinen yarım ada üzerinde bulunan kale kalıntılarında kale içinde Trikos adında bir manastırın bulunduğu ve köy ile gölün adının buradan geldiği anlaşılmaktadır.

19 yy. da İstanbul’a gelen bir Fransız elçisi şehrin susuzluğunu gözlemler ve Osmanlı Sarayından bir heyeti Fransa’ya davet eder. Fransızlar istenirse şehrin su probleminin çözümlenebileceğini belirtirler. Çizilen krokilerde Terkos gölünü su kaynağı olarak gösterirler. 1855 yılında şimdiki fabrika binasının temeli atılır ve 2 sene süresinde fabrika inşaatı bitirilerek İstanbul’a su sağlanır.

Devamını Oku »

Dolmabahçe sarayı ve Odalarının panorama görüntüleri

Sultan I. Abdülmecit tarafından yaptırılan sarayın cephesi, İstanbul Boğazı’nın Avrupa kıyısında 600 metre boyunca uzanmaktadır. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Ermeni olan Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir. 1855 yılında tamamıyla bitirilen[1] Dolmabahçe Sarayı’nın açılış töreni Ruslar’la yapılan Paris Antlaşması (30 Mart 1856)’dan sonra olmuştur.[7] 7 Şevval 1272 (11 Haziran 1856) tarihli Ceride-i Havadis adlı gazetede, sarayın 7 Haziran 1856’da resmen açıldığı haberi verilmiştir.

Abdülmecit döneminde üç milyon kese altın olan sarayın borcu, Maliye Hazinesi’ne aktarılınca, zor durumda kalan maliye, aylıkları, ay başı yerine ay ortalarında, sonraları da 3-4 ayda bir ödemek durumunda kalmıştır. 5.000.000 altına mal olan Dolmabahçe Sarayı’nda Sultan Abdülmecit sadece altı ay yaşayabilmiştir.

Ekonomiyi tam bir iflas hâlinde devralan Sultan Abdülaziz devrinde sarayda israf son haddini bulmuştur.[kaynak belirtilmeli] 5.320 kişinin hizmet verdiği sarayda yıllık masraf 2.000.000 sterlini bulmaktaydı. Abdülaziz’in, ölen kardeşi kadar Batı’ya hayranlığı yoktu. Alaturka bir hayat tarzını tercih eden padişahın pehlivan güreşleri ile horoz dövüşlerine merakı vardı. Saray, Abdülaziz’in son dönemlerinde, yüksek dereceli memurların usulsüz atanmalarına, azillere, entrikalara ve rüşvetlere sahne olmuştur. Padişahın, istikraz işinden menfaat beklediğini açıkça ifade etmesi ile ordu ödeneğinden seksen bin altın talep etmesi tahttan indirilmesine sebep olmuştur.

30 Mayıs 1876’da Sultan V. Murat, saraydaki dairesinden alınarak Bab-ı Sarasker’e götürüldü ve kendisine Serasker Kapısı’nda (Üniversite Merkez Binası) biat töreni yapıldı. V. Murat Sirkeci’den Dolmabahçe’ye saltanat kayığıyla dönerken aynı saatlerde Abdülaziz başka bir kayıkla Topkapı Sarayı’na götürülmekteydi. Saraya getirilen V. Murat’a Mabeyn Dairesi’nin üst kat sofrasında ikinci bir biat merasimi düzenlenmiştir. V. Murat’tan sonra tahta çıkan Sultan II. Abdülhamit şerefine bütün şehir fenerlerle aydınlatılırken, Dolmabahçe Sarayı’nda yalnızca bir odada ışık yanmaktaydı, padişah anayasa metni üzerinde çalışıyordu.Suikastten sürekli kuşkulanan padişah Dolmabahçe Sarayı’nda oturmaktan vazgeçerek, Yıldız Sarayı’na taşınmıştır. Böylece, bu padişah, sarayda yalnızca 236 gün kalmıştır.

Sarayın girişindeki saat kulesi

Büyük masraflarla inşa ettirilen saray, 33 yıl boyunca yılda iki kez Büyük Muayede Salonu’nda düzenlenen bayram törenlerde kullanılmıştır. Sultan V. Mehmet zamanında sarayın kadrosu azaltılmış, yurt dışında çok önemli olaylar cereyan ederken, saray içinde, sekiz yıllık süre boyunca az sayıda olay gerçekleşmiştir. Bu olaylar, 9 Mart 1910’da 90 kişiye verilen bir ziyafet, aynı yılın 23 Mart’ında Sırp Kralı Petro’nun bir hafta süren ziyaret törenleri, Veliaht Max’ın ziyareti ve Avusturya imparatoru Karl ile İmparatoriçe Zita’nın şerefine düzenlenen ziyafetlerdir. Yorgun ve yaşlı padişahın vefatı Dolmabahçe Sarayı’nda değil Yıldız Sarayı’nda olmuştur. VI. Mehmet unvanıyla tahta çıkan Sultan Vahdettin, Yıldız’da oturmayı tercih etmiş, ancak vatanı Dolmabahçe Sarayı’ndan terketmiştir.

TBMM reisi Gazi Mustafa Kemal tarafından imzalanmış telgrafı alan Abdülmecid Efendi, halife ilân edildi. Yeni halife TBMM’den gelen heyeti Dolmabahçe’nin Mabeyn Dairesi Salonu’nun üst katında kabul etmiştir. Hilafetin kaldırılmasıyla Abdülmecit Efendi maiyetiyle birlikte Dolmabahçe Sarayı’nı terk etmiştir (1924).[14] Boşalan saraya Atatürk üç yıl hiç uğramamış. Onun döneminde saray iki yönden önem kazanmıştır; yabancı konukların bu mekânda ağırlanmaları, kültür ve sanat bakımından saray kapılarının dışarıya açılması. İran Şahı Pehlevi, Irak Kralı Faysal, Ürdün Kralı Abdullah, Afgan Kralı Amanullah, özel ziyaret için gelen İngiliz Kralı Edward ve Yugoslav Kralı Aleksandr, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı’nda ağırlanmışlardır. 27 Eylül 1932’de Muayede Salonu’nda Birinci Türk Tarih Kongresi açılmış, 1934’te de Birinci ve İkinci Türk Dil Kurultayları burada toplanmıştır. Turing kurumlarının dünya kuruluşu Alliance Internationale de Tourisme’nin Avrupa toplantısı Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenerek, sarayın turizme ilk açılışı sağlanmıştır (1930).

Gazi Mustafa Kemal’in Dolmabahçe Sarayı’nın Harem Dairesi’nde yer alan çalışma odası
Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullandığı sarayda yaşanan en önemli olay, 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün ölümüdür. Atatürk, sarayın 71 numaralı odasında vefat etmiştir. Muayede Salonu’nda kurulan katafalga konan naaşı önünden son saygı geçişi yapılmıştır. Saray, Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanlığı sırasında İsmet İnönü tarafından, İstanbul’a gelişlerinde kullanılmıştır. Tek partili dönemden sonra saray, yabancı misafirleri ağırlamak amacıyla hizmete açılmıştır. Alman Cumhurbaşkanı Gronchi, Irak Kralı Faysal, Endonezya Başbakanı Sukarno, Fransa Başbakanı General de Gaulle şereflerine törenler düzenlenip, ziyafetler verilmiştir.

Mustafa Kemal’in hayatının son günlerinde hasta olarak yattığı ve 10 Kasım 1938 tarihinde vefat ettiği yatağı
1952’de Dolmabahçe Sarayı, Millet Meclisi İdare Amirliği’nce haftada bir gün olmak üzere halka açılmıştır. 10 Temmuz 1964 tarihinde Millet Meclisi Başkanlık Divanı’nın toplantısıyla resmî açılışı yapılmış, Millet Meclisi İdare Amirliği’nin 14 Ocak 1971 tarihli yazısıyla bir ihbar sebep gösterilerek kapatılmıştır. 25 Haziran 1979’da 554 sayılı Millet Meclisi Başkanı emriyle turizme açılan Dolmabahçe Sarayı, aynı yılın 12 Ekim’inde yine bir ihbar üzerine kapatılmıştır. İki ay kadar sonra Millet Meclisi Başkanı’nın telefon emriyle tekrar turizme hizmet vermeye başlamıştır. MGK İcra Daire Başkanlığı’nın 16 Haziran 1981 tarih ve 1.473 sayılı kararıyla saray ziyaretçilere tekrar kapatılmış ve bir ay sonra 1.750 sayılı MGK Genel Sekreterliği’nin emriyle açılmıştır.

Saat Kulesi, Mefruşat Dairesi, Kuşluk, Harem ve Veliahd Dairesi bahçelerinde ziyaretçilere yönelik kafeterya hizmetleri veren bölümler ve hediyelik eşya satış reyonları oluşturulmuş, bu reyonlarda Kültür-Tanıtım Merkezi’nce hazırlanan ve milli sarayları tanıtıcı bilimsel nitelikte kitaplar, çeşitli kartpostallar ve Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’ndan seçilmiş ürünlerin tıpkı basımları satışa sunulmuştur. Diğer yandan, Muayede Salonu ve bahçeler ise ulusal ve uluslararası resepsiyonlara ayrılmış, yeni düzenlemelerle saray, müze içinde müze birimlerine, sanat ve kültür etkinliklerine kavuşturulmuştur.[16][ölü/kırık bağlantı] Saray 1984 yılından beri müze olarak hizmet vermektedir.

Adalara vapurla gezinti manzaraları

Adalar Tarih:
İstanbul adaları tarih boyunca pek çok isme sahip olmuştur. Bunlar; Evliya adaları, Kesiş adaları- Ruh adaları-, Cin adaları-Halka adaları, Prens adaları, Kızıl adalar gibi. Bunların en yaygın ve dünyaca tanınan Prens Adaları’dır. Nedeni de Roma devrinden, Bizans devrinin sonrasına kadar asillerin, prenslerin, hatta kraliçelerin adalara sürgün edilerek buralarda çeşitli işkence görerek öldürülmeleridir. Heybeliada’nın en yaygın isimleri Dimoniso,Khalky, Halkitis ve Halki’dır. Halk arasında en çok kullanılan Halki olmuştur.

Adalar Coğrafyası:
Adalar, İstanbul’un doğal zenginliğini pekiştiren jeolojik oluşumlardır. Jeolojik ve topoğrafik yapı bakımından dördüncü zaman başlarında bir çöküntü ile Kocaeli Yarımadası’ndan ayrılmış kara parçaları olduğu kabul edilmektedir. Adalar, dünyamızın oluşumu sırasında, Trakya /Kocaeli penepleninin yer yer alçalıp yükselmesi, bilhassa Boğazların açılıp, güney bölümünün deniz sularının altında kalması sonucu, bu peneplenin sular üzerinde kalmış parçalarıdır.

Adaları, coğrafi dağılımları bakımından merkezi ve çevresel olmak üzere iki grupta toplamak mümkündür. Büyükada, Heybeliada, Burgazada ve Kaşıkadası merkezi grubu oluştururlar. Kınalıada, sedefadası, Tavşanadası, Yassıada ve Sivriada’dan oluşan ikinci grup, ilk grupta yer alan adaları çepeçevre kuşatır.
Adalar’ın tamamı,16 Km2 yüzölçüme sahip olup, bunun yaklaşık 542 hektarı binalarla kaplıdır. Diğer kısımlar genelde ormanlık, makilik ve kayalıktır.

Adalar’ın en yüksek tepesi, Büyükada’nın güneyinde yükselen Yücetepe’dir. Yüksekliği 202 m.’dir. Yücetepedeki manastırın IV. Murat’tan sonra (1623-1640) ruh ve sinir hastalıklarının tedavisi amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Adalar’ın kuşbakışı görünümleri sadedir. Kıyılar, genellikle girintisi çıkıntısı fazla olmayan eğriler çizer. Koylar fazla içerlek değildir. Büyükada, düztaban bir ayak izini andırır. Heybeliada, geriye doğru bakan bir serçenin profiline benzer. Burgazada ve Kınalıada dairesel görünümlüdür.
Boyu en uzun ada, Büyükada (5200 metre), eni en geniş ada ise Heybeliada (2000 metre) dır.

BÜYÜKADA:
İstanbul Adaları’nın en büyüğü Büyükada’dır. Yüzölçümü 5,4 kilometrekaredir. Maltepe sahiline uzaklığı ise 2300 metredir. Adalar’da, biri güney diğeri kuzeyde olmak üzere iki tepe bulunur. Güneydeki tepe, 203 metre yükseklikteki Yücetepe’dir. Kuzeydeki tepe ise İsa Tepesi bulunmaktadır.

1. Dünya Savaşı ve Cumhuriyet sonrasında Rum halkını kaybeden Büyükada’daki canlılık 1930’lara kadar büyük ölçüde kaybolmuştur. Ancak, 1940’lı yıllara doğru, Cumhuriyet dönemi devlet ileri gelenlerinin ve yüksek bürokrasinin, varlıklı kesimlerin rağbet ettiği bir sayfiye yeri olma özelliğini yeniden kazanmıştır. Büyükada, bu dönemde yeni köşklerle, özenli ve zevkli yapılarla süslenmiş, İstanbul halkının günlük gezinti yerlerinin de başında yer almıştır. Ada’nın en yüksek tepesinde Aya Yorgi kilise ve manastırı bulunmaktadır. Buradaki ilk yapı, miladi 6. Yüzyılda inşa edilmiştir. Bu mevkide, bir çok kilise ve manastırın kalıntıları da vardır.

HEYBELİADA:
Heybeliada, İstanbul’un Büyükada’dan sonra en büyük adasıdır. Adaya Heybeliada denilmesinin sebebi, uzaktan bakıldığında adanın yere bırakılmış bir heybeye benzemesidir.

İstanbul’un en çok rağbet gören sayfiye yerlerinden biridir. Sadece doğasıyla, temiz havası ve güzellikleriyle değil, Bahriyesi, Sanatoryumu, Ruhban(Papaz) Okulu gibi kurumlarıyla da ünlüdür. Diğer adalara olduğu gibi Heybeliada’ya da vapur seferleri 19. Yüzyıl ortalarında yapılmaya başlanmıştır. Zengin Rumlar’ın yaşadığı adada, Bahriye’nin de bulunması nedeniyle önemli miktarda Türk nüfus da yaşamıştır.

Adanın eni 2700 metre, boyu 1200 metredir. 4 tepeden oluşan Heybeliada, İstanbul adalarının orta yerinde bulunmaktadır. En yüksek tepe Değirmentepe’dir (136 metre). Diğer tepeler, Taşocağı Tepesi, Makarios Tepesi ve Ümit Tepesi’dir. Eski adı Papaz Tepesi olan bu tepe 85 metre yüksekliğinde olup üzerinde Papaz Okulu bulunmaktadır. Adada 4 de liman vardır. Güzel bir koyda bulunan Çam Limanı ile Bahriye Limanı bunların en önemlileridir.

BURGAZADASI:
Burgazadası, İstanbul Adaları’nın büyüklük olarak üçüncüsüdür. Ada yuvarlak bir biçimdedir ve eni boyu yaklaşık 2 kilometredir. Ada üzerindeki tek tepe Bayrak Tepesi’dir. Burgazadası, iklimi, sahili, çamları, restore edilmiş zarif köşkleri ile İstanbul’un en sevilen mevkilerinden biridir. Adanın yalı ve köşkleri, güzellikleri ve zerafetleri ile tanınmıştır. Buradan Heybeliada’ya doğru uzanan bir burun ve burnu ucunda bir fener vardır. Plajın güneyinde Mezarlık Burnu yer almaktadır. Bu burundaki kaya dönüldüğünde adanın güney kıyılarına gelinir. Burası, Bayrak Tepesi’nin bulunduğu sarp mevkidir. Kıyıdan duvar gibi yükselen bu tepenin üzerinde Hristos Manastırı vardır. Aynı yönde kıyıdan devam edilince Kalpazankaya’ya gelinir. Kalpazankaya’nın hemen yanında bulunan küçük koy, Burgaz’ın gezinti yerlerinden biridir. Kalpazankaya’nın güneyinde Marta Koyu, Kuzeybatı tarafında Aya Yorgi Manastırı bulunmaktadır.

KINALIADA:
Kınalıada, İstanbul Adaları içinde en küçüklerinden biridir. 1500X1100 kilometre büyüklüğündedir. Kınalıada ismini, üzeri makilerle kaplı olduğu dönemlerde uzaktan kızıla çalan bir görünüme bürünmesi nedeniyle almıştır. Çınar Tepesi, Teşvikiye Tepesi ve Manastır Tepesi olmak üzere üç tepesi vardır. Kınalıada’da, çok kayalık olması nedeniyle, ağaçlık bulunmamaktadır. Bizans döneminde, surların yapımı için buradaki kayalıklardan taş getirildiği bilinmektedir.

SEDEFADASI:
Adalar’ın yerleşime açık olan en küçük adasıdır. 1300X1100 metre büyüklüğündedir. Üzerindeki bitki örtüsü uzaktan bakıldığında sedefe benzetildiği için Sedefadası adı verilmiştir. Eskiden tavşanı bol olduğu için Tavşanadası adı da kullanılmıştır. Adada iki plaj vardır.Sedefadası da, diğer İstanbul adaları gibi bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmıştır.

YASSIADA:
Küçük bir adadır. Eni 185, boyu 740 metredir. Biri sivri, diğeri yassı görünümlü olan iki Hayırsızada’dan yassı olanıdır. Arazisi düzdür, ancak sahilleri genellikle denize dik olarak iner. Kuzey tarafında küçük bir limanı vardır. Yassıada, 1947 yılında Deniz Kuvvetleri tarafından satın alınmış burada modern bir deniz eğitim tesisi kurulmuştur.

SİVRİADA:
İstanbul adalarının en küçüklerinden biridir. Sivriada ile Yassıada, İstanbullular tarafından “Hayırsızada” olarak da adlandırılırlar. Meskun değildir. Denizin içinden itibaren yükselen bir tepenin denizin üzerindeki uzantısıdır. Denizden yüksekliği 90 metredir. Adanın güneyinde küçük bir limanı, bir de tatlı su kuyusu vardır. Bizans döneminde sürgün adası olarak kullanıldığı bilinmektedir. Antik çağlarda, inzivaya çekilmek isteyen keşişlerin de rağbet ettiği bir yer olarak tanınmaktadır. Adada, 10. yüzyıldan beri bir manastır vardır. Bugün sadece bazı kalıntıları kalabilmiştir.

KAŞIKADASI:
Burgazadası’nın hemen doğusunda bulunan küçük bir adadır. Eski adı Pita’dır. Yüzüstü yatırılmış bir kaşığa benzediği için Türkçe’de ‘Kaşıkadası’ diye adlandırılmıştır. Kuzeyden güneye uzunluğu bir kaç yüz metredir. Adada basit bir iskele ve iki küçük ev bulunmaktadır.

TAVŞANADASI:
İstanbul Adaları’nın en güneyinde ve İstanbul’a en uzak olanıdır (İstanbul limanına mesafesi 13,5 deniz mili). Kaşıkadası’ndan biraz büyükçedir. Eni boyu 90 metredir. Ağaçsız, çıplak, kayalık bir kara parçasıdır. Üzerinde, 40 metre yüksekliğinde bir tepe bulunmaktadır. Haritalardaki resmi adı “Balıkçı Adası”dır. Tavşanı bol olduğu için Tavşanadası adı verilmiştir.