admin

PAMUKKALE ANTİK TİYATRO ( COTTON CASTLE Hierapolis) DENİZLİ

Akdeniz Havzası içinde en önemli ve özgün Roma Tiyatrosu olan 1800 yıllık Hierapolis Anfi Tiyatrosu. Yapımı 150 yıl süren, Anfi Tiyatro Hem kültürel hem doğal miras olarak UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan ve dünyada eşi benzeri olmayan 2500 yıllık Pamukkale Hierapolis Antik Kenti’ nde bulunuyor. Gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları neticesinde, Antalya Perge Tiyatrosunun dışında hiçbir antik tiyatroda olmayan mitolojik kabartmaları, görkemli sahne binası, oturma basamakları ile Hierapolis Anfi Tiyatrosu, şu anda Akdeniz havzası içinde Roma Dönemi Anadolu Tiyatroları arasında en önemli ve özgün bir yere sahiptir.

Hierapolis Anfi Tiyatrosu Tarihi ve Mimari Yapısı

1800 yıllık Hierapolis Anfi Tiyatrosu’ nun yapımı; M.S. I. yüzyılın ikinci yarısında başlanılmış, III. yüzyılın başlarında da tamamlanmış ve yaklaşık 150 yıl sürmüştür.

Tiyatro için Roma tiyatrolarının en güzel örneklerinden biri desek yanlış olmaz. Yamaca yaslanmış tüm cepheleriyle birlikte korunabilen bu muhteşem yapının 50 oturma sırası bulunur.  Bu oturma sıraları 8 merdivenle 9 bölüme ayrılmıştır. Cavea’nın tam ortasından geçen Diozoma’ ya her iki yandan tonozlu birer geçit ile (vomitoryum) girilir. Sütunların arası heykeller ile süslenmiş olup, sahne arkasındaki duvarlarda ise mermer kabartmalar yer alır. Bu kabartmalar Antalya Perge Antik Tiyatoro’su haricinde sadece burada görülmüştür.

Tiyatroda yer alan kabartmalı frizlerde;

– Apollon ve Artemis’ in doğuşu ve dini ayin sahneler,

– Dionysos, Satyr ve Menad’ lardan oluşan eğlence sahneleri,

– Marsyas ve Apollon arasında geçen müzik yarışması,

– Tanrılar ile devler arasındaki (Giganthomachi) savaşlar,

– Yer altı tanrısı Hades’ in tanrıça Persephone’ yi yer altına kaçırması,

– Hierapolis Kenti için yapılan sportif yarış sahneleri,

– Arşitravın kral kapısı üstünde İmparator Septimus Severus’ un taç giyme merasimi tasvir edilmiştir.

Hierapolis Anfi Tiyatrosu Restorasyon Çalışmaları

19 Haziran 2010 yılı tarihinde, Kültür ve Turizm Bakanlığının desteğiyle, İl Kültür ve Müze Müdürlüğü denetiminde, İtalyan Kazı Heyeti tarafından restorasyon gerçekleşmiştir. Sahne Binasına ait olan 3.000 bine yakın mermer blok ve mimari süsleme parçaları tek tek incelemiş, % 95 mevcut olan orijinal mimari malzeme kullanılmıştır. Restorasyon çalışmaları 10 Haziran 2013 tarihinde tamamlanmıştır.

Türkiye’ de Sahne Binası restore edilen tek tiyatro ünvanına sahip olan Pamukkale Hierapolis Anfi Tiyatrosu,yapılan bu restorasyon çalışmaları sonrası 12.000 kişi kapasitesi ile kültürel ve sanatsal etkinlikler için faal duruma gelmiştir

ALINTI: https://gezilmesigerekenyerler.com/gezilecek-yerler/hierapolis-anfi-tiyatrosu-nerede-tarihi-mimari-yapisi.html

Pamukkale Antik tiyatro fotoğrafları

PAMUKKALE ANTİK TİYATRO

Grek Tiyatrosu tipinde yamaca yaslanmış 300 ayak (91 m) tüm cephesiyle birlikte korunabilen büyük bir yapıdır. İnşasına; İ.S. 60 yılında olan büyük bir depremin ardından Flavius’lar döneminde İ.S. 62 yılında başlanmıştır. Hadrian döneminde (İ.S. 117 – 137) inşa halindedir. Yapı Severuslar döneminde İ.S. 206 yılında tamamlanmıştır.

Cavea’ da 50 oturma sırası bulunur. Bu oturma sıraları 8 merdivenle 7 bölüme ayrılmıştır. Cavea’ nın tam ortasından geçen Diozoma’ ya her iki yandan tonozlu birer geçit ile (vomitoryum) girilir. Cavea’ nın ortasında yer alan krallık locası ve orkestrayı çevreleyen 6 ayak (3.66 m) yüksekliğindeki sahne ön duvarında 5 kapı ve altı niş bulunmakta, bunların önünde 10 adet sütun yer almaktadır. Mermer sütunların üzerleri istiridye kabuğu şeklinde motiflerle dekore edilmiştir. Sahnenin gerisinde arka duvarı süsleyen üst üste sıralanmış 3 sütun dizisinden, alttakiler sekizgen kaideler üzerinde yükselir ve yivsizdir.

Sütunların arası heykellerle süslenmiş olup, tiyatroda yer alan kabartmalı frizlerde; Apollon ve Artemis’in doğuşu ve dini ayin sahneler, Dionysos, Satyr ve Menad’lardan oluşan eğlence sahneleri, Marsyas ve Apollon arasında geçen müzik yarışması, tanrılar ile devler arasındaki (Giganthomachi) savaşlar, yer altı tanrısı Hades’in tanrıça Persephone’yi yer altına kaçırması gibi mitolojik konular ile Hierapolis kenti için yapılan sportif yarış sahneleri, arşitravın kral kapısı üstünde İmparator Septimus Severus’un taç giyme merasimi tasvir edilmiştir. Kabartmalar, stillerinden de anlaşılacağı üzere değişik dönemlerde farklı ustalar tarafından yapılmıştır.

Özellikle mitolojik konuların işlendiği sahnelerde Helenistik dönem heykel sanatlarının etkilerini, kalabalık, hareketli ve canlı figürlerde görmek mümkündür. Bu figürlerde Bergama sanat ekolünün (Zeus Altarı Kabartmaları) biraz etkileri görülmektedir. Sahne binasının kabartmalı frizlerle süslenmesi açısından tiyatro, Perge, Side ve Nyssa tiyatrolarıyla büyük bir benzerlik gösteri

ALINTI: http://www.mekan360.com/360fx_pamukkaleantiktiyatro-denizli-merkez.html

.

Teleferikle bağbaşı yaylası; Denizli rakım 1400

Denizli Kervansaray mevkiinde bulunan Denizli Teleferik ve Bağbaşı Yaylası, Denizli Terminali’ ne 9 km, Denizli Tren Garı’ na 9.5 km. ve Çardak Havalimanı’ na ise 70 km. mesafede yer almaktadır. Tesise ulaşım Teleferik ile sağlanmaktadır.

Denizli Teleferik ve Bağbaşı Yaylası, Alkolsüz Yarım Pansiyon konsepti ile misafirlerine hizmet vermektedir. 15 adet aile odası ve 15 adet standart oda olmak üzere toplam 30 adet bungalov evi bulunmaktadır. Doğal ve taze ürünlerle hazırlanan kahvaltı restoranı, Denizli yöresel lezzetlerini tadabileceğiniz Kebab Evi ve Gözleme ikramının yapıldığı Kıl Çadırı ile misafirlerini ağırlamaktadır. Ayrıca iş ve eğitim amaçlı konaklamalarınızda yararlanabileceğiniz 60 kişilik toplantı salonu ile sizlere hizmet vermektedir. Tesiste evlilik cüzdanı gösterilmesi zorunludur.

Zehirleniyor çocuklarımız

Kimsesiz çocuklarımız

ölüyoruz yavaş, yavaş ölüyoruz
iğnelerle kendimizi öldürüyoruz
öyle ki içmesem, iğne vurmasam

dayanamıyorum

kollarım delik deşik
ekmek aş istemem
bir fırt çeksem
bulutlar üstündeyim

vücutlar paramparça
yerlerde yuvarlanıyor

incecik bedenler
yerlerde kıvranıyor
Çocuklar yavaş yavaş ölüyor

kuytuluklarda yuvarlanıyor
bir insan gibi değil
bir hayvan gibi yaşıyor
kuru kartonlar üstünde 

barakalarda yaşıyorlar
herhalde bunlar insan değil
hayvan olsa dernekleri olurdu
insan olsa  dergileri olurdu

bunlar anasız babasız
kimsesiz çocuklar
sentetik zehirle sürünerek
yavaş yavaş ölüyor

aldırış eden yok
hükümetler ne çare
para babaları geçsin kar ‘a
ezilsin gençler

fakir çocukları bir bit gibi
her gün zehirlensinler
ocaklar sönsün
insanlar öldürülsün her gün

yaşam savaşı deyip geçersin.
savaşlarla cana kıymak değil
asıl olan savaştan uzak,
insanı yaşatmak

savaş her bir şeyi yok eder

kimi yavaş yavaş (iğnelerle) ölür
kimi top yekün (bombalarla) ölür
tüketiyoruz çocuklarımızı
analar babalar üretsin dursun

bizde çocuktuk
ailemiz ve çevremiz
elimizden tuttu büyüttü

büyüyemeyen çocuklar
yavaş yavaş ölüyor

bakamazsan çocuğa
bırakın bir fidan gibi
doğada büyüsün

bir çiçek gibi bakım yapın
Çiçek açsın çocuklar

kuytulara atmayın çocukları
sahipsiz kalmasın insanoğlu
onlar hayvan değil insan

bakarsan  adam olur
morfinlersen yavaş yavaş ölür
iyi bakın çocuklarınıza
bakımsız çocuklar yavaş yavaş ölür.

çocuklar ölürse bir nesil ölür
insanlığımız ölür
geleceğimiz ölür

Çocuklar yavaş yavaş ölür.

KIŞLA MAHALLESİNDE ÇOCUKLARIN YAĞMUR DUASI

 

KIŞLA MAHALLESİNDE

70-80 YILLARDAN BİR GÜN;   ÇOCUKLARIN GÖZÜ İLE
           

  Yağ yağ yağmur
                                Tarlada çamur
                                                Teknede hamur
                                                                  Ver Allahım ver
                                                                                         Sicim gibi yağmur

                            Mıstık en önde çecin(bez) bir tarafından tutarken sesi gür çıkan diğer çocuklar bezin diğer uçlarında tutarak bağıra bağıra mahalleyi dolaşırdı. Mahallemizin Saffet abası havaların kurak gitmesi çoluk çocuğun mahallede boş boş dolaşmasın, hır gün çıkarmasın diye yağmur duası için yetişkin çocukları çağırır hadi size tereyağlı pilav yapacam şu bezi alın kim ne verirse bulgur ve yağ toplayın derdi. Mahallede ki tüm çocuklar elinde bezle yağ yağmur tekerlemesini okumaya başladığında mahallenin tüm çocukları sokağa inerdi.

Herkes bezin bir ucundan tutar yağ yağmur tarlada çamur teknede hamur ver Allahım sicim gibi yağmur tekerlemesini hep bir ağızdan söylerdik. Saffet aba Avniye aba hepsi bir arada kazanlarının hazırlar biz çocuklar ise her kapıyı çalarak Bulgur yağ toplardık. Herkes evinde ne varsa neyi fazla ise ondan bir tas bulgurunu koyar yağı olan (tereyağı olmazdı ama o zaman vita yağı vardı ) bir kaç kaşık tepsinin üzerine koyardı. Böylece bezin ortasında biriken bulgur ve tepside topladığımız yağla beraber mahalleyi yusyuvarlak dolaştıktan sonra Saffet abanın evinin önüne gelirdik. Yağmur duasından sonra yağmurun yağmasını beklerdik. Saffet aba gelen bulgur ve yağla bize bi kazan bulgur pilavı yapardı. eksik olan bir şeyi varsa onu katardı. En çok da emeğini katardı.      

Çocuklara hadin bakalım kendi tasınızı ve kaşığınızı evinizden getirin size pilav dağıtacağım derdi. Bulgur toplayan tüm çocuklar evlerine gider küçük tasları ile beraber gelirlerdi. Çocuklar sıraya girerek herkes tasına birlik pilavını alır oracıkta bir köşede kaşıklayarak yerdi. O pilav o kadar tatlı olurdu ki evde olsa zorunsuyarak bulgur pilavını yiyen çocuklar birbirleri ile yarışarak yerdi. Herkes orada karnını doyururdu.

Saffet aba bu işleri bazen havanın durumuna bakarak yağış yağma ihtimali olan güne getirirdi ki bakın sizin dualarınız kabul oldu demek için. Evet bazen yemek yerken yada dolaşırken bir iki yağmur dökülse sevinirdik. Koca kazan pilavından artan pilav hiç israf olmazdı durumu zayıf olan ailelere kendi tasları ile yaşlı tek başına kalan kadınlara özellikle birlik pilavından gönderirlerdi. Yinede kalan olursa orada bulanan çocuklara yakın komşulara taslarını doldurup evlerine götürmesi için dağıtırlardı.
Buradaki imece olandan alıp olmayana durumu kötü olana bir çeşit yardım gibiydi. Çocuklar güzel bir şey yaptıkları, kendi emek verdikleri için sevinçle yaparlar o pilavı da iştahla yerlerdi. kadınlar aralarında birlik beraberlik ruhu yaratarak komşu komşuyla güzel yardımlaşma ruhu yaratırlardı.

Çocuklar günlük oyunlarının arasında yeni bir çeşit yaratırken bu işi birlikte yapmanın hazzı ile arkadaşlar arasındaki huzursuzlukta kalkardı o günü kendimiz güzel ve büyük bir şey yapmış gibi hissederdik. Bütün gün süren bu ritüeli yağmur duasını yemek esnasında yaparak kendimize de bir sevap kazandırmış olmanın duygusu ile evimize giderdik.

       

 

 

 

 

Tarsus Taşkuyu mağarası videosu

                      İlçemiz Müze Müdürlüğü denetiminde koleksiyonerlik yapan Kadir DURMAZ tarafından Müdürlüğümüze yapılan bir ihbarda Tarsus İlçesine bağlı Taşkuyu Köyü mevkiinde Tarsus’a 15 km. Eshab-ı Kehf’e ise 1 km. mesafede bir mağaranın bulunduğunu bildirmiştir

                         İçeriye doğru 15 m. gidildiğinde 8 m. derinliğinde 6 m. çapında dairesel bir çukur ile karşılaşılmaktadır. Yine Mehmet AKÇAY’ ın projesiyle buraya dönerli bir merdiven yapılarak ana galerilere ulaşım kolaylaştırıldı. Çukurdan aşağıya inildiğinde 300 m2 lik sarkıt, dikit ve travertenlerle süslü bir galeriye girilmektedir. Çukur, derin ve inişi zor olmasından dolayı buradaki galeriyi çok az kişi görebilmiştir. Galeride yapılan incelemeler sonucu 40 cm. yüksekliğinde 3 m. uzunluğunda gizli bir geçit bulduk. Bu geçidi sürünerek geçildiğinde birbirleriyle bağlantılı çok sayıda galeri keşfettik. Bu geçittin genişletilmesi ve ana galerilere ulaşımın kolaylaştırılması için burada kazı çalışmaları yaptık. Çalışmalar sonucunda tünel genişletildi ve ana galerilere ulaşım kolaylaştırıldı

https://www.facebook.com/ibrahim.can.908/videos/10155923984824831/

                    Galerilerin yüksekliği yer yer 10 m.ye kadar çıkmaktadır. Galerilerde çok sayıda sarkıt, dikit, duvar travertenleri ile damlataşlar bulunmaktadır. Mağaranın jeolojik yapısından dolayı mağaranın içine ışık tutulduğunda her yer fosfor gibi parlamaktadır. Geçitlerle birbirine bağlanan galeriler 200 ile 500 m2 lik alanlara sahiptir. Doğal bir oluşum olan bu mağarada hiçbir canlıya ve canlı kalıntısına rastlanmamıştır. Mağara, traverten birikimi açısından son derece zengindir. Galerileri oluşturan traverten sütunlar geniş yer tutmaktadır. Ayrıca yan duvarlar perde travertenlerle süslüdür. Mağarada yer yer sarkıtlarda su akıntısı ve yerde küçük tatlı su göletleri bulunmaktadır. Mağaranın şu anki ısısı açık havaya nazaran 7-8 derece daha sıcaktır.

                    Mağaranın Eshab-ı Kehf Mağarasına yakın olması ve asfalt yolun hemen kenarında bulunması mağaranın ilçe turizmine kazandırılmasında önemli bir etken olacaktır.
Mağarada; Tarsus Müze Müdürlüğü denetiminde Tarsus Belediyesinin lojistik yardımları ile çalışmalar devam etmektedir. Tarsus Belediyesi sponsorluğunda Maden Teknik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından mağara ekolojisi ve can güvenliği açısından turizm amaçlı sakınca bulunup bulunmadığına dair etüt çalışması yapıldı. Yapılan çalışmalar neticesinde mağaranın turizme açılmasında statik olarak bir sakıncanın olmadığı ve Türkiye’deki en güzel mağaralardan biri olduğu vurgulandı.  Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğünün uygun görüşü doğrultusunda mağaradaki galerilerde yürüme parkurları ile elektrifikasyon uygulamaları yapılıp, ilçe turizmine kazandırılmaya çalışılacaktır.

 yazımız aşağıdaki siteden alıntıdır:

TAŞKUYU MAĞARASI – Arko. Abdulbari YILDIZ

Ashabı Kehf (Yedi uyurlar mağarası ) videosu

Ashab-ı Kehf (Yedi uyurlar) hikayesi nedir?

Ashab-ı Kehf (Yedi uyurlar) hikayesi nedir?: Yedi uyuyanlar olarak da bilinen Ashab-ı Kehf, inançları için yaşadıkları yerden ve toplumlarından vazgeçen bir grup kişinin hikayesidir. Ashab-ı Kehf hikayesi anlatılan tüm versiyonlarında, bir grup gencin inançlarının peşinden gitmelerini, yolculuklarında bir mağaraya sığınmalarını ve bu mağarada çok uzun seneler geçirerek ilahi bir güç tarafından korunmalarını anlatır. İşte, Ashab-ı Kehf hikayesi ile ilgili detaylar;

İslamdan önce Hristiyanlık dini ile ortaya çıkmış olan Ashab-ı Kehf hikayesi, zamanla Hristiyanlıkta önemini yitirmiş ve İslam dininde yer edinmiştir. Bunun en büyük kanıtı Kur’an-ı Kerim’de Ashab-ı Kehf kıssasının geçmesidir. Kur’an’da geçiyor olması bunun gerçekliğini de pekiştirmektedir ve dolayısıyla bu hikayeye inanılmaktadır. Ashab-ı Kehf hikayesinin geçtiğine inanılan 33 farklı mağara vardır. Bunların 4 tanesi de ülkemiz sınırları içindedir.

                        Ashab-ı Kehf hikayesinin içeriği;

                    Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kıssaya bakıldığında, ilk defa Hristiyanlıkta bahsi geçen 7 uyurlar adıyla bilinen 7 kişinin varlığı ile ilgili bir bilgi bulunmamaktadır. Hikayenin detaylarının sadece Allah’ın bilebileceği şekilde geliştiği anlatılmaktadır. Bundan dolayı var olduğu iddia edilen bu 7 gencin mağarada kaç yıl uyku uyudukları da tam olarak belli değildir. Ancak rivayetlere bakılacak olursa, bu kişilerin mağarada 309 yıl uyudukları söylenmektedir.

                        Bu hikayede Ashab-ı Kehf olarak adlandırılan bu gençlerin, İslama inandıkları ve yaşadıkları toplumda putlara tapıldığı, bundan dolayı da inançlarını özgür bir şekilde yaşamak için uzak bir yerde hayatlarını yaşamaya karar vermeleri anlatılmaktadır. Bu amaçla çıktıkları yolda sığındıkları mağarada da Allah tarafından korundukları ve çok uzun yıllar boyu uyudukları söylenir. Bazı kültürlerde farklı söylemler ve anlatımlar olsa da, temelinde aynı hikaye ve durum anlatılır.

                         En fazla bilinen ve anlatılan hikayede, Ashab-ı Kehf Efsus adlı Afşin şehrinde hayat sürmektedirler. Bunlar 7 gençtirler ve altısı sarayda hükümdara hizmet etmekle görevlidirler. Bu gençlerin 3 tanesi hükümdarın sağında diğer 3 tanesi de solunda durmaktadır. Sağındaki gençlerin isimleri; Mislina, Mekselina ve Yemliha, solundaki gençlerin isimleri de; Şazenuş, Debemuş ve Memuş’tur. Sağda duran gençlere Ashab-ı Yemin, soldakilere de Ashab-ı Yesar adı verilmektedir.

                         Bu gençlerin yanında durduğu hükümdarın ise Roma İmparatoru Dokyanus olduğu ve putperest bir inanca sahip olduğu belirtilir. Hükümdarın putperest inancı haricinde inanışa sahip olanları öldürttüğü ve baskıladığı anlatılır. Bu gençlerin de İslam inancına sahip oldukları, kendi inançlarını yaşayabilmek için de toplumdan uzak bir mağarada yaşamaya karar verdikleri söylenmektedir.

                         6 genç kendi toplumlarını terk edip yola koyulduklarında, karşılarına bir çoban ve köpeği çıkar. Sohbet ederler ve çoban da onlara katılmak ister. Böylece grup 7 kişi ve 1 köpek olmuştur. Çobanın köpeğinin adının Kıtmir olduğu söylenir. Grup dağa yaklaştıklarında çobanın daha evvelden bildiği ve güvenli gördüğü bir mağarada teker teker dua etmeye başlarlar. Her biri Allah’tan merhamet isterler. Ashab-ı Kehf’in ettikleri duaların Kur’anda Kehf suresinin 13. ayetinde bulunduğu belirtilmektedir. Bir inanışa göre ashab-ı kehf hep birlikte şöyle dua eder “Allah’ım bize tek bir Allah’ın varlığına inanan bir yönetici ve toplum göster” ve o toplumda yaşayalım diye dua ederler.

                        Hükümdarın hizmetlisi olduklarından, bu gençlerin bulunması için harekete geçildiği ve saklandıkları mağaranın bulunduğu söylenir. Roma İmparatoru, onlara olan kızgınlığından dolayı içeriden çıkamamaları için mağaranın girişine taşlarla duvar ördürmüştür. İmparatorun bu düşüncesinin aksine gençler mağarada ölmemiş, onlarca yıl Allah’ın koruması altında en yaygın ifadeyle 300 yıl uyuyarak yaşamışlardır.

                       Ashab-ı Kehf’in ( yedi uyurlar) uykularından uyandıktan sonra ne kadar zaman geçtiği hakkında en ufak bir fikirleri bulunmamaktaydı, onlar sadece 1 gece uyuduklarını düşünüyorlardı, dolayısıyle onlar açısından sıradışı bir olay yaşanmamıştı, böylece ashab-ı kehf yiyecek bir şeyler alması için Yemliha’nın şehre giderek yiyecek bir şeyler alması ve geri dönmesini kararlaştırırlar.

                       Şehre inen Yemliha’nın şehri tanıyamadığı, bambaşka bir yer gibi olduğu hatta kıyafetlerinin garip gelmesi üzerinde dönemin insanları yemliha’ya garip garip bakmışlardır, yemlihanın cebinde uyudukları döneme ait olan altın bir para bulunmaktaydı, bu para ile fırından ekmek almak ister, ancak para çok değerli ve çok eski olduğu için şüphe uyandırır, fırıncının şikayeti üzerine sarayın askerleri de yemliha’yı dönemin hükümdarının karşısına çıkarır.

                       Ancak yedi uyurların Bu hükümdarın kendisi ile aynı inanışa sahip olması ve onlara inanması sayesinde dönemin kralı ile birlikte mağaraya dönmüşlerdir, tek bir Allah’ın varlığına inanan bir kral ve toplum gördükten sonra 7 uyurlar, tekrar uykuya dalmış ve bir daha uyanmamışlardır.

ZİLE KIŞLA MAHELLESİNDE 80′ Lİ YILLAR

Sonraki Önceki

Slide 1 |

KIŞLA MAHALLESİNDE
                                                      70-80 YILLARDA BİR GÜN;  

                                                                            ÇOCUKLARIN GÖZÜ İLE (Yağmur duası)
             Yağ yağ yağmur
                                Tarlada çamur
                                                Teknede hamur
                                                                  Ver Allahım ver
                                                                                         Sicim gibi yağmur
                           

                       Mıstık en önde çecin bir tarafından tutarken sesi gür çıkan diğer çocuklar bezin diğer uçlarında tutarak bağıra bağıra mahalleyi dolaşırdı. Mahallemizin Saffet abası havaların kurak gitmesi çoluk çocuğun mahallede boş boş dolaşmasın, hır gün çıkarmasın diye yağmur duası için yetişkin çocukları çağırır hadi size tereyağlı pilav yapacam şu bezi alın kim ne verirse alın derdi. Mahallenin ı yağ yağmur  tarlada çamur tekerlemesini duyan çocukların hepsi sokağa inerdi.

                      Herkes bezin bir ucundan tutar yağ yağmur tarlada çamur teknede hamur ver Allahım sicim gibi yağmur tekerlemesini hep bir ağızdan söylerdik. Saffet aba Avniye aba hepsi bir arada kazanlarının hazırlar biz çocuklar ise her kapıyı çalarak Bulgur yağ toplardık. Herkes evinde ne varsa neyi fazla ise ondan bir tas bulgurunu koyar yağı olan (tereyağı olmazdı ama o zaman vita yağı vardı ) bir kaç kaşık tepsinin üzerine koyardı. Böylece bezin ortasında biriken bulgur ve tepside topladığımız yağla beraber mahalleyi yusyuvarlak dolaştıktan sonra Saffet abanın evinin önüne gelirdik. Yağmur duasından sonra yağmurun yağmasını beklerdik. Saffet aba gelen bulgur ve yağla bize bi kazan bulgur pilavı yapardı. eksik olan bir şeyi varsa onu katardı. En çok da emeğini katardı.

                       Çocuklara hadin bakalım kendi tasınızı ve kaşığınızı evinizden getirin size pilav dağıtacağım derdi. Bulgur toplayan tüm çocuklar evlerine gider küçük tasları ile beraber gelirlerdi. Çocuklar sıraya girerek herkes tasına birlik pilavını alır oracıkta bir köşede kaşıklayarak yerdi. O pilav o kadar tatlı olurdu ki evde olsa zorunsuyarak bulgur pilavını yiyen çocuklar birbirleri ile yarışarak yerdi. Herkes orada karnını doyururdu.

                       Saffet aba bu işleri bazen havanın durumuna bakarak yağış yağma ihtimali olan güne getirirdi ki bakın sizin dualarınız kabul oldu demek için. Evet bazen yemek yerken yada dolaşırken bir iki yağmur dökülse sevinirdik. Koca kazan pilavından artan pilav hiç israf olmazdı durumu zayıf olan ailelere kendi tasları ile yaşlı tek başına kalan kadınlara özellikle birlik pilavından gönderirlerdi. Yinede kalan olursa orada bulanan çocuklara yakın komşulara taslarını doldurup evlerine götürmesi için dağıtırlardı.

                      Buradaki imece olandan alıp olmayana durumu kötü olana bir çeşit yardım gibiydi. Çocuklar güzel bir şey yaptıkları, kendi emek verdikleri için sevinçle yaparlar o pilavı da iştahla yerlerdi. kadınlar aralarında birlik beraberlik ruhu yaratarak komşu komşuyla güzel yardımlaşma ruhu yaratırlardı. kapıları çalın herkes ne verirse alın derdi.. Mahallede sokakta oynayan evde oynayan kim varsa yağmur duasının tekerlemesini duyan tüm çocuklar sokağa inerdi.

                            

         

Slide 2 |

                                                          KIŞLA MAHALLESİNDE AKŞAM MİSAFİRLİĞİ

                 Akşam olunca babalarımız işten eve gelirdi. Tabii sokakta oturan yaşlısı genci kadınlar kızlar hemen erkek yanlarından geçtiğinde toplanırlardı. Kadınlar eve gelmeye başlayan erkekleri görenler hemen akşam sofrasını hazırlamak üzere hemen evine girerdi. Evin beyi eve geldiğinde akşam yer sofrası açılırdı.

O zamanlar fırınlar bu kadar yaygın değildi. Tabii kadınların birbirlerine yardımlaşarak yaptığı bizim işkefe dediğimiz ama başka yerlerde yufka dedikleri ekmekle yemek yenirdi. Akşamları artık birlikte oturmaktan bazen canımız sıkılırdı. Öyle ya bütün gün oyna akşam eve geldin baban eve geldi. akşam yapacak bir şey yok. eskiden bir radyo vardı. babalarımız akşam ajansını hiç kaçırmazdı.. Tabii bizler yemekten sonra onu dinlerken sıkılırdık kardeşin varsa fazla sorun yoktu aranda gündüzden kalma sorun varsa hırlaşırdın yoksa kendi aranızdaki oyundan sonra canın sıkılırdı.

O gün komşulardan yada akrabalarda kimse misafirliğe gelmemişse bu gün bir yere gidek diye söylenirdik. Nere gidelim nere gidelim derken tabi yakın komşu ile gündüz sokak da konuşmuş onunla oturmuşuzdur. Bu iş te en çok akrabalar aklımıza gelirdi. Büyükler akıllarından kim geldi kim gitti diye hesap yaparlardı. Daha sonra o akrabaya bizle haber salarlardı misafirliğe geliyoruz diye. o zamanlar telefon yoktu tabii en iyi haberleşme aracı çocuklardı. Bizlerde dünden razı hemen emmi dayı biz size geliyoruz diye kapılarına gidip kapıyı çalar evdeler ise haber bırakırdık.

Bazen de o akrabalar bize gelirlerdi. Bi Şefika abamız vardı. bize geldiğinde en çok ondan hikaye dinlemek hoşumuza giderdi. Şefika aba gelirdi ama öyle boşu boşuna hikaye (masal) anlatmazdı bana ekşi yağlığızıl elma getirin anlatayım derdi. Hemen evdeki meyvelerin yerini çok iyi bildiğimizden annelerimizin sakladığı yerden istediği elmayı getirirdik. Başlardı bize anlatmaya o kadar güzel anlatırdı ki her geldiğinde aynı masalı yine anlatmasını isterdik. Bazen naz yapar bazen hemen anlatıverirdi. bizim de aklımıza yerleşirdi. bu masallar ama dinlemek daha çok hoşumuza giderdi.

 

Slide 3 |

                           Eve başka akraba misafir geldiğinde büyükler oradan buradan konuşmaya başlardı. Misafir kendi yaşıtımız çocuğu varsa onunla oyun oynardık bir süre sonra canımız sıkılınca gelen misafire yada babamıza amcamıza neyse hadi şu kütük sökmeyi anlat yada buz üzerinde kaymayı anlat derdik.

                           Babamız başlardı anlatmaya böyle çok sert bi kış olmuştu. her yer buz tutmuştu. ben bilader  Kadımıstık  dereboğazın da bağda çalışmışlar akşam olup eve gelirken tek kavağın orda derenin kıyında su göleti buz tuutuğunu görünce hadi şurada kayalım demişler. Hadi burada kayalım dedik. 3 kişiyiz buzun üstüne çıktık buzda bi kayıyoz bir uçtan bir uca hoşumuza gittikçe kayıyoruz. Bu arada babam buzun çatladığın çıtırdama olduğunu sezer bir köşeye çekilir. Büyük kardeşi kadımıstık kaymaya devam ederler. bir  iki kayar en sonunda buz çatlar ve buz gibi suya düşerler. Kardeşi ve kadımıstık  buz kırıldı bana söylemedin de kardeşine  niye bana söylemedin diye bağırır. Babam kıs kıs gülerken buzun içine düşen ikisi de  buzun üzerine buza kollarını yasladığı anda buz kırılır tekrar suyun için düşerler. Arkadaşlarına kıs kıs  gülerken babam; suyun içindeki kadımıstık  baban ağzına. sı.ç.. bizi kurtar diye bağırır, buza kollarını daya dayaya buzu kıra kıra kıyayı yaklaşırlar. Babam bunlar sudan çıkınca doğru eve giderken suya düşenler iki arkadaş ilkokulun yanına gelirler mahalleye utandıklarından hava karardıktan  sonra eve giderler . Anaları bu sizden daha küçük çocuk sizden daha akıllı der. Suya düşenler buzlu suda kalmanın bedelini ağır ateşleri içersin üç çekerler.

                        Bunları dinlerdik. daha sonra meyve faslı başlardı. Döngelimizi vazımız (ivez) sergen üzüm yada üzüm turşusu (bileniniz çok azdır herhalde ” biraz üzüm suyunu kaynatıp üzüm salkımlarını bütün koyarsın, üzüm hafif sarabımsı olur suyuna içerlerdi ” ) çördük yada kızıl armut turşusu, (o zamanlar domates biber patlıcanı pek bilen yoktu. sadece fasulyeyi iyi bilirlerdi) elma, armut  ayva bağdan bahçeden ne toplayıp, kışlık olarak saklanan ne varsa ortaya getirilirdi.
O zamanlar öyle meyve bıçağı yoktu herkes elmayı ısırarak yerdi. Ancak yaşlılar kendi bıçaklarını çıkarıp elmalarını soyarak yerdi.

                     Böylece misafir ziyareti sohbet ağırlama ve en son yolcu etme faslına geçilirdi. Misafiri yolcu ederken yine bekleriz diyerek evin yaşlıları hariç herkes dış kapıya kadar uğurlamak için çıkardı. Hatta gece teyzemiz yengemiz tek başına gelmiş ise akrabalarda aynı mahallede oturduğundan onun yanında çocuklardan birini katarak evine salimen götürmesini sağlardık.

Slide 4 |

                                        RÜYADA UÇMAK HELLE ÇORBASI VE DÜĞÜ PİLAVINA KAŞIK SALLAMAK

                            Akşam misafiri gittiğinde evde annelerimiz hemen kabı toplar yerlerimizi hazırlar tatlı rüyalar görmek uykuya hemencik dalardık.
O zamanlar hayal alemimiz sadece masallarda anlatılan Nekes ile Lekes( bencil ile cömert) Padişahın kızı ile keloğlan cin ile peri bazen şeytanla kedi hikayeleri anlatırlardı o zaman çok korkardık. O gün korktuğumuzda rüyamızda en çok uçardık. havada hiç uçak muçak görmediğimizden kuşlar gibi uçmayı hayal ederdik. Bağlarımıza bahçelerimize yada köye gittiğimizde o gördüğümüz tepeler üzerinde kuşlar gibi uçardık bazen uçarken korkardık. Uçuyorduk ama kanatlarımız olmadığından aynı salıncakla sallanırken yüreğimizin dayfalandığı gibi yüreğimiz pırpır eder ama uçmayı çok sevdiğimizden hem korkar hem de uçmak bizi kuş gibi hafifletirdi.

Belki küçük günahlarımızdan gökyüzünden aşağı kendimizi attığımızda böyle arınıyorduk .Yardan kendini atmak ama nereye kadar uçmak hiç rüyada bir yere indiğimi hatırlamıyorum hep uçarken korku ile uyandığımı hatırlarım Büyüdükçe günahlarımızda büyüdüğünden artık rüyada bile uçmayı göze alamıyoruz.

Çocukluğumuzun bize verdiği atalarımız  kuşlardan kalma müthiş bir histi belki. Tabii okula gitmiyorsak o günü tatilse sabah annemiz yanımıza gelir. oğlum kalk der kalkmazdık. Bir kaç defa yatağımızın başına gelir kalk kalk diye uyarırdı. Kadın aşağı iner evin içindeki kuyudan suyunu çeker sabah herkesin kahvaltısını hazırlardı.

Daha çok çorba yerdik hele birde helle çorbası ise bayılırdık bu çorbanın içine ekmek doğrayıp yemeye. (helle hayata ca toyga çorbası tokata ca tutar derlerdi) Sabahleyin saksağan(siyah beyaz karga) gelir damın arkasında öterse hayrola bu gün mahallede bir kötü bir şey olmasa bari damda saksağan cak cak ötüyo derlerdi. Akıllarının kıyısında bi aksilik olacağını aralarında söylenirlerdi.

                      Böylece kendilerini hem iyilik hem de kötülüğe olumsuzluğa karşı uyanık tutarlardı. Saksağanın ötmesini bu uyarı olarak görürlerdi. O gün sabahleyin helle çorbası yapmışsa annemiz o sabah iştahla iki tas çorba içerdik. Tabi kendisi un çorbası olduğundan dolayı pek tok tutmazdı. O sabah nedense tez acıkırdık gün tatil olunca annemiz hemen biz açıktık dediğimizde düğü pilavını yapardı. Ortaya pilav kazanını koyar herkes sıcak sıcak işkefeye pilavın kıyısından, kıyısından yemeye başlar. işkefeye düğü pilavına ortadan dalsan çok sıcak ağzını yakar. Yemek biraz fazla gelirse hadin ekmeği bırakın kaşıklayın derlerdi. Kaşıklamak hoşumuza giderdi. çünkü ekmeksiz yiyin demekti bu en sonunda dibinde kalmasın sıyırın çabuk yoksa nişanlınız çirkin olur, yüzü çakır çukur olur derlerdi. Böylece ortadaki tencerenin kıyısında köşesinde hiçbir şey kalmayana kadar kaşıkla sıyırırdık.
Yemeği yedikten sonra gözümüz sokaktaydı. Artık sokakta çocuk seslerini duyar duymaz bizde kendimizi sokağa atardık o günü kimin aklında ne oyun varsa hadi şunu oynayalım derlerdi sokağın tüm çocukları hemen aralarında oyun düzenine geçerlerdi. Böylece yeni bir gün oyun oynayarak akşam olurdu.

                                 

Sonraki Önceki

MİNİK ELLER YENİ DÜNYAMIZA HOŞ GELDİ

Minik eller

ah minicik eller sımsıkı tutar
parmağımda hayatı tutar
canı tutar, kendini tutar
o minik eller

bir gülümser dolu dolu
kahkahası dünya tatlısı
yok böyle bir güzellik
can tatlısı

yedi yıl bekledim
minik elleri tutmak için
sekizinci ayda acele etti geldi evimize
hoş geldi sefa getirdi hanemize

can getirdi şenlik getirdi minicik gülüşüyle
annesi o kadar özlemişki ninni söyler hep
Aslan miyav dedi  fare kükredi aslan kaçtı gitti diye
öyle tatlı tatlı dinler ki

hoşuna gidince basar kahkahayı
gönül dolusu gülüşü
mest eder gönlümüzü
minişim o kadar tatlıki

herkes çevresinde pervane
tüm gözler üzerinde
kimle göz göze gelse hemen gülümser
gülenle güler konuşanla hı hı hı diye dinler

yeter ki aşkım de şeker kız de miniş de
Arya de hepsi kendi adı gibi hepsine güler

dünya gülerse oda güler

İbrahim Gözel